0-3 yaş mutlu toplumun anahtarı

İnsan başka bir ülkeyi ziyaret ettiğinde adını tam koyamadığı bir soruyla cebelleşir; “Bu insanları bizden ayıran şey ne ?” Yemeleri, içmeleri farklıdır, giyimleri kuşamları, caddeleri, kaldırımları, selamları, dostlukları, düşmanlıkları…

Yani bende hep öyle oldu. Farklı olanı izlemenin büyüsü bir yere kadar. Dili veya rengi benzemese de, herkes insan; nasıl oluyor da, toplumlar hayata karşı duruşlarını, kendine özgü, tanımlanabilir hale getiriyorlar ?

Sorunumuz “mutlu bir topluma” erişmek ise, başka ülkelerin başka yaşamları bizim için hazır, denenmiş, erişilebilir tecrübelerdir. Yedikleri, içtikleri bir kenara; hayatta olmaktan son derece memnun bireylerin oluşturdukları toplumların ortak özellikleri yakalandığında yanıt büyük ölçüde bulunmuş olacaktır.

Dış dünyaya baktığımızda, bizden iyileri de var, kötüleri de… Ortalama bireylerin satın alma gücünün mutlulukla ilişkisi ise şüphe götürür. Satın alınıp kullanılan ürünler hayatı kolaylaştırıyor ama mutlu olmayı ne kadar etkiliyor belli değil.

Yönetim biçimi, uyguladığı ekonomik politika, ne olursa olsun, uluslar arası arenada üstlendiği rol iç işleyişine nasıl yansırsa yansısın, ülke insanlarının hayat hakkında hissettiklerinin kaynağını başka bir yerde aramak gerektiğini düşünüyorum.

Bu satırlar sorulmayanı dile getirerek bir anlam kazanacaksa, mutlu bir topluma ulaşmanın en önemli adımı ne olabilir sorusunu sizlerle paylaşayım. Ne kişi başına düşen milli gelir, ne Avrupa Birliği… Benim sonunda geldiğim nokta 0-3 yaş.

Yani en önemsemediğimiz, nasıl olsa düşe kalka büyür dediğimiz bebekler.

Yediriyor, içiriyor, uyutuyor, hastalığında koşturuyor, elimizden gelenleri yapıyoruz. Ama onun hayatı ilk selamladığı, hayatı ömrü boyunca anlamlandıracağı çağı yaşadığını önemsemiyoruz. Sonra bir bakıyoruz ki, aynı bize benzeyen yetişkin bir insan oluvermiş.

Oysa en önemli ayrıntı; yeni yetişen bireyin “bize benzememesi”

Yeni yetişen nesillerin, yetişkinlerden bir adım önde olması onların biz yetişkinlere benzememesiyle mümkün. Küçücük çocukların bilgisayarı iyi kullanması, babası hayatını esnaflıkla kazanırken onun tıp okuyup doktor olması anlatmaya çalıştığım “benzemezliklerden” değil. Hayatla barışık olmama hali sosyal statüyle değişikliğe uğrayamıyor.

Ülkeyi yönetenler arasında olsaydınız, ülke insanının mutluluğunu artırmak için neler yapardınız ? Neler yapılmaz ki… Ülkede yeni doğanları 0-3 yaş arasında sıkı bir şekilde takip edecek, aileleri eğitecek, özel sorunlara çözüm üretecek bir yapılanma yoluna gidilebilir. Orada görev alacak kadro “en iyiler” arasından seçilir. Her biri 20-30 aileden ve bebekten sorumlu olur. Onların dinlediği müzikten, yedikleri içtiklerine kadar her konuyla ilgilenir; uygarlığın, bilimin bulduğu doğruları, “kendi halinde büyüyüp giden” ülkenin yeni bireyiyle buluşturur.

Bebeklerin ilk yılları hayatla güzel bir tanışmayla geçtiğinde, koşulları ne olursa olsun hayatla barışık bir toplumla karşılaşmak mümkün. Ancak bunun bir sakıncası da var, mutlu insanlar için can daha çok tatlıdır, cephede kendini ölüme atabilecek cesarette olanların sayısı azalır… Buna karşın, aklı bloke eden her şey ortadan kalkacağı için, savaşmadan kazanmanın yollarını bulabilecek kapasitedeki insanların sayısı da artacaktır.

Bebeklerin bugünkü ortalama halleri, toplumun geleceğinin mutluluk düzeyinin altyapısı… Kişi başına düşen milli gelirin değil. O başka bir şey.

30.12.2007

Akşam EGe