Az risotto üstü kuru

Risotto nedir bilmezdik. Eski İçişleri Bakanı Osman Güneş sayesinde öğrenmiş olduk. Dini açıdan, risotto pişirilirken kullanılan şarabın, yemeği alkollü yapıp yapmadığı tartışılıyor. Piştikten sonra yemekte alkol kalıyorsa günah sayılacak. Bence incelenmesi gereken başka bir konu var. İlahiyatçılar bu konuda da fikir ayrılığına düşeceklerdir.

Sayın Osman Güneş bir günahtan uzak durmak için içine şarap konmuş yiyeceği reddediyor. Ancak bu reddetmeyle birlikte Risotto yemeğini tüm ülkeye tanıtmış oluyor. Böylece bir çok insan risottonun tadına bakmak için harekete geçiyor. Benim gibi risotto servisi olan noktalara gitme şansı olmayanlar için, sağolsun, sevgili Nedim Atilla cumartesi günkü mutfak yazısında risottonun tarifini de yapmış. En kısa sürede beyaz şarabı ve küçük, ince taneli pirinci bulup, hanımla birlikte test edeceğiz.

Yani buradaki sebep-sonuç ilişkisi olayın başlangıç noktasına sorumluluk yükleyecek özellikte midir, tartışılır. Milyonlarca insan için “risotto” diye bir şey yok iken, ilk duyulduğunda ayakkabı markası mıdır, makarna sosu mudur bilinmezken, bakanın yemeği reddetmesiyle herkesin bunu tanıması, gittiği restoranlarda “risotto var mı” diye sorması, aşçıların repertuarlarına risotto eklemeleri muhtemel…

 

Yemek kültürü ülkeden ülkeye ne kadar çok değişiyor. Nedim Atilla bahsettiğim yazısında ince uzun pirinçlerden söz ediyor. O pirinçlerden yapılan pilavla ilgili bir anım var. Çinlilerin yemeklerinde kullandıkları bir baharat ve sos bizim damak tadımıza epeyce muhalefet eder özellikte. Mutlaka, oturup tadına bakmamız da gerekmiyor. 4 günlük Singapur ziyaretimde, lokantaların önünden geçerken alıyordum o kokuyu ve bir şey yiyemiyordum nihayet… İlk günün acemiliği de buna eklenince, tabakta bıraktığım birkaç başarısız denemeden sonra bir çıkar yol buldum. Pilav evet pilav. Lapa lapa pirinç pilavları çölde serap misali göründü gözüme. Ne istediğini bilen adımlarla doğruca bir lokantaya gittim, pilav istediğimi söyledim. Ama o da ne ? Garson olumsuz yanıt verdi… Bana bir porsiyon pilav vermedi. Hemen ardından diğer lokantaya. Hayret… Garson yine bocalıyor, gitti aşçıya sordu, onlardan da olumsuz yanıt. Kusura bakmayın veremeyiz…

Kafam karmakarışık olmuştu. Onlar dükkan açmışlar, pilav da satıyorlar, gidip istiyorum, parasıyla değil mi… Ama vermiyorlar… İkinci gün tanıştığım bir yerliye durumu anlatınca gülmeye başladı. “Pilav bizde ekmek gibidir. Parayla satılmaz”. Yani ben, bizde bir lokantaya gidip ekmek istemek ne anlama geliyorsa, aynısını onlara yapmışım. Kim bilir, parası yok dileniyor falan mı sandılar… Sonunda yedim o pilavı. Tatsız, tuzsuz… İnsanın damağında, etkisiz eleman gibi… Karın doyurmak için yut gitsin.

 

Ten kokusu, yemeklerdeki tad ve kokunun “normal” aralığı yaşanılan coğrafyaya göre değişiyor. Yine Singapur dönüşünde, uçağın kuyruk bölümünü Fiji adalarından gelen, hepsi takım elbiseli yolculara ayırmışlardı. Paralı asker olarak bir yere gidiyorlarmış topluca. Bir ara kuyruk bölümüne geçtiğimde, burnumun direği kırılıyordu. Büyük ihtimalle onlara da bizim ürettiğimiz toksinlerin kokusu itici geliyordur.

 

Kel alaka ama, içinde dinin yasakladığı bir şey olmayan bahsettiğim Çin yemeklerini “vicdanım rahat” yemektense, hakkında kesin hüküm verilene kadar risotto yemeyi tercih ederim.

“Hanım, tarife bir baksana, bu pirince su yerine sadece şarap mı boca ediliyordu ?”

02.08.2007

Akşam Ege