BİENAL KONUSUNDA YALNIZ DEĞİLMİŞİM

Neredeyse bir aydır açık, gezen gezmiştir diyeceğim ama, insan bir kişiye dahi rastlamaz mı… Port İzmir 07 başlıklı bienali -ya da uluslar arası güncel sanat sergisini- 6 saat boyunca gezerken, sergi noktalarını ziyaret eden başka kimseyi göremedim. Görsem, hemen boynuna sarılacaktım. Üç milyonluk şehirde bizi yan yana getiren ne diye…

Oysa niyetim sanat konusundaki cahilliğimi kalabalık arasında gizleyip üzerimde sanal bir mahalle baskısı tesis etmekti. Düne kadar yanlış söylediğim “bienal” Fransızca bir kelimeymiş, kelime anlamı yıl aşırı imiş. Sanat dünyasında ise herhangi bir kategoriye girmek zorunda olmayan eserlerin sergilenmesi şeklinde anlaşılıyor.

Disiplinler ötesi bir yaratıcılığı gerektirmesi yönüyle devrimci bir yanı var bienallerin. Ama ben bu devrimcilikte en çok zeka ve emek arıyorum. Elbette estetik de. Uzun zamandır bakım ve temizlik görmemiş tırabzanların görsel refakatiyle 4. kata çıkıp kırık dökük öğelerin arasında “rüzgar sesi dinleme alanına” ulaşıp, araç gürültüsü dinlemede parlak bir zeka göremiyorum, estetik de… Kirlilik ve gürültü kentin bir gerçeğidir, sanat gerçeklerden kopuk olamaz, diyorsanız, içi dolu bir çöp bidonu da bir sergi noktası olabilirdi. Hatta sanatçıdan bir iz de orada bulunsun diye, üzerine “Çöp Kafe” yazabilirdik.

Sergi alanlarını gezerken, Harika Çocuk Bedri Baykam ‘ın peçete ve üzerindeki lekeden ibaret ünlü eseri de aklıma geldi. (Sahi IQ su yüzünden mi ona harika denmişti ?) Bir açıdan bakarsak “zeytin kökü” dahi uzun uzun bakmaya değer bir eserdir. Ama işin içine sanat ve sanatçı girince, insan onda ona gönül vermiş, zaman ve emek harcamış, zekasını da kullanıp seyirlik bir bütünlük yaratılmış birisini de bekliyor.

Topraktan zeytin kökünü çıkarıp, karanlık bir odada varilin üstündeki poşetin içine koyar, uygun bir aydınlatma yapıp, yanına da başlığını iliştirirsem; “Doğanın sessiz çığlığı”…Ben de bir sanatçı olur muyum… Adı sanatçı olmayan ama senelerdir Urla ‘da eline geçen zeytin köklerini haftalarca, aylarca yontup ortaya güzel eserler çıkaran Semih Kıvrak ‘ın yaptıklarıyla bu fantezi birbirine yaklaşamaz sanıyorum.

Basmane Garı ‘nda görevli müdahale edip fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi. Önce izin alınması gerekiyormuş. Çekim seti kurulmasını gerektirecek, uzun soluklu çalışmalar için izin ve gözetimi anlayışla karşılıyorum. Birkaç dakika ayaküstü yapılan çekimlerin kime ne zararı var ? Uygulama tüm Türkiye ‘de aynı olabilir, ama EXPO 2015 adayı bir kentin önemli görsel mekanlarından olan tren istasyonlarında böyle bir yasak… Şaşırıyor insan…

Fransız Kültür Merkezi ‘nde İspanyol sanatçı Jose Maria Sicilia ‘nın güzel resimlerini görmeden önce Gündoğdu meydanını adımladık. Kentin görselliğine ayrı bir renk katan faytonlar sıra sıra müşteri bekliyorlar. Faytonlara koşulmuş kimi atlar ise sıska ve bitkin görünüyor. Onları İzmir ‘i ziyaret eden turistler de görüyor. Belki de hallerine bakıp yük olmak istemiyorlar.

Eskiden sanat sanat için midir, halk için midir diye bir münazara vardı. Sanat para içindir diye eklemeler olurdu. Kent insanının estetikle buluşmasının yollarını ararken, “doğru davranış kalıplarını yüceltmek” estetik hislerin yaygınlık kazanmasına yetmiyor. Atılacak daha basit adımlar var. Örneğin, yolunu şaşırıp İzmir ‘e gelmiş bir Aborjin, digeredoosunu alıp Konak meydanına oturabilir, önüne de -bozukluklar için- bir şapka koyabilir mi ? Sydney ‘de benzer bir aktivitede benim başıma bir şey gelmedi, o İzmir ‘de aynı rahatlığı yakalayabilir mi ? Aborjini bilmem ama, geçenlerde Kemeraltı ‘nda küçük bir saz gurubu çok güzel sokak konseri veriyordu. Bir noktada 2 dakikadan fazla kalmamak şartı ile… Belki zabıta korkusu… Mahallenin yaratıcılığının önü açılmaz ise, mahalle, disiplin ötesi yaratılar üzerinde baskı bile kurmuyor, ilgilenmiyor bile…

07.10.2007

Akşam Ege