BU KÖY BİZİM KÖYÜMÜZDÜR

Kentlerimizin, “büyükçe bir köy” olduğu savlarını okurken, geçmişte pek taraftarı olmadığım bir düşüncenin nakaratı aklıma geldi; “O köy bizim köyümüzdür”. Ulus olmanın, varlığından haberdar olunmayan, koşulları bilinmeyen alanların dahi sahiplenmekle mümkün olacağını öğütleyen bu yaklaşım, belki bir ironiyle gerçekleri söylüyor; Gitmediğimiz ve görmediğimiz o uzaktaki köyün kültürel yapısı bugünkü kent yaşamımızı şekillendiriyor. Öyleyse, gerçekten o köy de bu köy de bizim köyümüzdür.

Seyirciye aptal muamelesi yapmayan Türk filmlerinden birisi “Yılanı Öldürseler” geçen gün TRT 2 de yayınlandı.

Ayrıntıların gizleyip, seyredeni düşünmeye ve anlamaya zorlayan yapısıyla ilerleyen filmin “tüm zamanları ifade eden” bir yüzü var mıydı ?

 

“Ben anayım, ana” sanırım bir çok izleyicinin kafasında film bittikten sonra bile yankılandı durdu.

“Ben anayım, ana”

Ardından, anaya özel ruh halinin ve derin acının yasal bir tepkisi kulaklarımızda çınladı: “Öcümü alın”

 

Be hey, Anadolu toprakları… Toprak köy yolları, kerpiç duvarlar, tezek öbekleri, toprak damlar… Tırabzansız merdivenler, korkuluksuz balkonlar, gelişigüzel çarıklar, başörtüsü ve şalvarıyla hızla yürüyen kadınlar, küçük bir damı kahvehaneye çevirip mütemadiyen oturan erkekler, sokaklarda kıvrılarak yayılan ahır kokuları, sofraların vazgeçilmez misafirleri sinekler…

 

Köyün imamı, muhtarı, dedesi… Ebesi…

Dargınlıkları, kavgaları, küslükleri… Birbirlerine kene gibi yapışmak ile birbirine dünyayı zindan etmek arasında gidip gelen dayılar, kardeşler, amcalar, analar….

 

O köy bizim köyümüzdür

 

Köylerimiz/kasabalarımız ile metropollerimiz arasında Çin Seddi aramak boşuna…

Bayramda hemşerim Asuman Memen (MMO İzmir Şubesi Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu) Ereğli (Konya) dan haber getirdi. Küresel ısınma orayı da vurmuş. Henüz hiç kar yağmamış.

Benim çocukluğum Ereğli’nin Armağanlı Köyü’nde geçti. Hatırlıyorum, o günlerde, delikanlıların büyük şehirlere “kaçmaları” adettendi. İstanbul’en çok tercih edilen “mülteci kampı”… Kimse “gitmezdi”. Resmen “kaçardı”. Yoksulluk ve işsizlik hep göç nedeni olarak sayılır. Başka önemli bir nedeni de ben ekleyeyim; içine doğulan toprağın, kültürün bireyi kucaklamaması… Kaçabilen kaçardı… Derme çatma yaşamın, derme çatma yaşayış ve sevgisizlik yumağına dönüşmüş bütününden kaçardı.  Analar arkalarından ağlarlardı; “Ben anayım, ana…” diye ünleyerek… Olay bir öç alınacak hedefe müsaitse, vay o hedefin haline… Yaşamın tüm sızıları günah keçisinin boynunda dindirilirdi…

 

Artık şeherli olduk

Derme çatma “olduruvermeyi” artık, modern gereçlerle yapıyoruz. Asfaltlarımız var ama göçüyor. Binalarımız betonarme ama dayanıksız, yollarımız delik deşik, kanalizasyonun nereden geçtiğini birkaç kişi biliyor. Hastalanır, ölürlerse, yandık…

“Esme’ye dokunan yanar… O dünyanın en güzel insanı”

“Esme lanetli… Öldürün onu”

“Tüm kötülüklerin sebebi Menderes…”

“Vatan haini… Kahraman…”

Nazım Hikmet, Deniz Gezmiş…

Kanun, “seni zorla şeherli yapacağım” diyor ama derme çatmalığın günlük hayattaki izleri her yerde devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde bir metropol ilçe dedikoduyla çalkalanıyordu. Kız tüm çareleri denemiş, bakmış olmuyor, sevdiği insana kaçmış. Baba evlatlıktan reddetmiş. Düğününe annesi bile gitmemiş. “Ben anayım, ana” demiş, arkasından “Beni çiğneyebildiyse, benim artık bir kızım yok” demiş.

Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini’ni okudunuz mu, ya da filmini izlediniz mi ?

Orada bir babanın, -çocuğu dünyaya getirmenin ötesinde- onun mutlu bir yaşam sürmesi adına gösterdiği titizlik ve sorumluluk anlatılır.

Bizim yaşadığımız kültürün “güçlü Rambolar” yanında, “Iraz ananın” yanında, Dr. Yannis benzeri prototipler üretmesi son derece elzem.

13.01.2007

Akşam Ege

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.