CERVANTES’İN AĞZINDAKİ BAKLA ? DON KİŞOT ‘UN YEMEK İLE İMTİHANI…

Cervantes ne anlatmak istedi ?
DON KİŞOT ‘UN YEMEK İLE İMTİHANI

Tüm dünyanın tanıdığı; Şovalye Don Kişot.
Kitap, yerinde duruyor da, zaman içinde, kitapla ilgili düşünceler hiç birbirini tutmuyor.
Bende öyle oldu.
1- Batı nın şovalyeleri, gerçekten kopuk hayalleriyle kendilerine güldürürler
2- Değirmen fil, insan çimendir. Düzene baş kaldırmak deliliktir.
3- “Buğday ve öğütülmüş her şeyden uzak durun” demek istiyor olmasın ?
4- Vay bee… Adam tamamen başka bir şey anlatmaya çalışıyormuş….

İlerde, beşinci, daha ilerde altıncı gelir mi bilmem.
Belki “algıda seçicilik” de denebilir. Ama Don Kişot u son gözden geçirmemde, ana olay örgüsünün gölgesinde, bol bol insanın yemekle ilişkisine yer verdiğini gördüm…
Ve hayret ettim. (Demek, önceki okumalarımda; ısrarla tekrar eden öğelere dikkat etmemişim)

Cervantes sanki, Sanço Pansa karekteri üzerinden tüm dünya insanının besin ile ortalama ilişkisini resmediyor, Don Kişot üzerinden  de olması gerekenin abartılı bir örneğini sunuyor.

Evet. Bu ancak bir deliye yakışır.
Var olma “emanetini”, doğaya en az borçlanarak nasıl taşırım ?
Bu soru, belki onu değirmenin önüne getiriyor. Orada, değirmen sembolünde kendi dişlerine saldırıyor. (Köpek dişi filminde ve Narayma Türküsü filminde insanın kendi dişinden vazgeçmesi işlenir)

“İştah” denen şeyin, “ihtiyaç olanı” anlatmakta arızalı bir ibre olabileceğiyle ilgili insanın içine şüphe düşürüyor.
Eee… Böyle olunca da; fil-çimen ekseninde; ezip geçen koca FİL de, koskoca DEĞİRMEN de dışarıda değil, her bireyin kendi içinde güreşmekle baş başa olduğu bir güce dönüşüyor.

“…Don Kişot cevap verdi: “Bu konuda hiç bilgin yok. Eger benim gibi pek çok sayıda olan şovalyelik kitapları okumuş olsaydın, kahraman meslekdaşlarımın, kralların verdikleri ziyafetler hariç, hiçbir zaman sofraya oturmadıklarını öğrenmiş olurdun. Çoğu zaman da hava ile yaşarlardı. Fakat ne de olsa insan olduklarından biraz gıda almaya ihtiyaçları vardı. “

Acısız, kavgasız, hastalıksız -yani sağlıklı- uzun bir ömürse aranan şey; şovalyeler, erenler, evliyaların -varsayalım- buldukları formül sadece kendileri için midir ?

Kişot kendi yaşam tarzını Sanço’ya dayatmaz. Sanço istiyorsa sofraya oturacak, ne kadar isterse yiyecektir.
Bu belki Tanrı ‘yı taklit etmek gibi… İnsanın nasıl besleneceğine kimse karışamaz… Bağ, orada, bahçe burada, sofra ortada… Kısa vade, uzun vade, iştah, doymak, israf, tasarruf her bireyin kendi özgürlük alanı. Zorlandığında ya da bir şekilde kıskaca alındığında, mükafatın onurunu sahiplenmekte güçlük çekebilir…
Öte taraftan, besine ulaşmak bu kadar kolaysa, bilgiye ulaşmak da aynı oranda kolay olmalıydı !
Gerekçeleri ortaya koyulmuş, ikna edici bilgi diyelim…

“— Senyör şövalye, bari izin verin de bir kahvaltı edeyim. Aç ayı oynamaz derler. Adama gidip gelmek için o kadar yol yürüdüm ki karnım acıktı.
Don Kişot içini çekerek:
— Ye öyleyse, dedi, şu başlayan güzel günden faydalan. Bak şu güneşe. Ben onu hiçbir zaman bu kadar sevinçli görmedim.”


……
Sanço korkunç bir iştahla, yalana yalana, kazanların etrafında dolaşmakta idi. Ah şu kazanda kaynayan çorbaya el çabukluğu ile bir somun parçası daldırabilse! Bu arzuya karşı koyamayarak aşçılardan birine yanaştı ve derdini anlattı. Adam hayret etti:
— Ne söylüyorsun sen! Çorbaya somununu daldırmak mı? Amma da küçük gönüllü adamsın sen dostum. Senin gibi dişlerine ve midesine güvenen babayiğitler için değil de kimler için çalışıp çabalıyoruz biz. Ver şu tasını Allah’ını seversen. Görüyorum ki bu gövde ve karın ile sen bizlerdensin. Çorbalarımıza, kebaplarımıza şeref verirsin. Herkes şu demir parçalarına sarınıp bürünmüş şu kuru ve uzun yalı kazığına benzese biz aşçıların her gün yüzümüz güler mi?
Sanço Panza aşçının gösterdiği adamın kendi efendisi olduğunu söylemeğe cesaret edemedi ve büyücek bir tas uzattı. Aşçı bir kepçe yakaladı ve Sanço’ya çorba ile beraber bir bütün tavuk verdi.
— Haydi bakalım evlat şu kuşu mideye göçür de bir parça iştahın açılsın.
Don Kişot mutfaklara hiç aldırış etmemekte idi. Atı ile çayırın içinde dolaşıyor, etrafında konuşulan şeylere kulak kabartıyordu.
……….”

Kitapta yemekle ilgili çok paragraf var.
Buraya dikkatimi en çok çekenleri aldım.
Sanço nun vali olduktan sonraki bir yemek sahnesi de bunlardan birisi.

Paragrafta geçen Hippokrat ‘ın bahsedilen sözü gerçek. Başka kaynaklarda da gördüm. Diyor ki;
“Omnis saturatio mala, perdicis autem pessima.”
Latince.
“Fazla yemek kötüdür ama keklik yemek bunların en kötüsüdür”

Gerçekte, Hippokrat; “Panis” yani ekmek dediği halde, Cervantes bunu “perdicis” yani keklik olarak kullanıyor.

Burada keklik ismiyle “keklenmek” arasında bir anlam kardeşliği var mı bakmak lazım…
(Keklik gibi avlanmak)
Sözlükten baktım “saturatio” nun yalın anlamı “doymak”, “tatmin olmak”…
O zaman Hippokrat ın bu sözünün bir versiyonu da şöyle olabilir;

“Doymak/tatmin olmakla sonlanan eylemlerine dikkat et. Uyanık ol biraz”

….elini son derece iştah verici bir balık kızartması tabağına uzattı.
Hekim sert bir tavırla:
— Yok hayır, dedi, balıkların kılçıkları vardır, bunları yutmanın tehlikeli olduğunu bilmez değilsiniz Senyör. Her gün bu yüzden bir çok insan ölür. Sizi uzun müddet başımızda görmek istediğimize göre bu tabağa da el sürmemeniz lazımdır. Ne duruyorsunuz? Götürsenize. Uşak tekrar geldi ve tabağı kaptığı gibi ortadan yok oldu.
Sanço boynunu bükerek:
— Ne yapalım öyle olsun. Geriye tavuk ile kebap kalıyor.
— Monsenyör, rica ederim etlere de iltifat etmeyin, çünkü sizin gibi insanlara etten daha zararlı bir şey olamaz. Bu geceden tezi yok bir felç, bir kalp durması yahut başka bir korkunç hastalıktan ölebilirsiniz Allah esirgesin. Bunun için bütün etlerin sofradan kaldırılmasını zaruri görüyorum.
Bir kaç uşak sofraya üşüştüler ve ete benzer ne varsa bir anda sofradan uçtu.
Vali:
— Hekim efendi, müsaade eder misiniz, dedi, fakat hekim başı sert bir hareketle sözünü onun ağzına tıktı:
— Monsenyör, hayatınız bana emanet edilmiştir. Vazifem çok ağırdır; fakat ne çare elimden geleni yapacağım. Bana itimat buyurun.
Hekim değneğinin ucu ile birer birer zerzevat, mevye ve peynir tabaklarına dokunuyordu.
_ Zerzevat ile meyvenin fazlası karın ağrısı yapar monsenyör; peynir ise uykuyu kaçırır. Onun için yüksek müsaadenizle onları da men edeceğim. Ben sizin hekiminiz kaldıkça bunları yemeyeceksiniz.
Sanço alaycı bir tavırla:
— Öyleyse bana ne vereceksiniz sayın hekimbaşı? dedi.
— Efendimize iyice kurumuş ekmek ile bir testi saf su getirin.
Zavallı vali öfkeden tıkanıyordu:
— Hay Allah belasını versin o hekimliğin de, hekimlerin de. Milleti açlıktan öldürecekler. Bana su içirmek ha!..
— Şarabın içilmesinden ileri gelecek zararları pek ala bilirsiniz monsenyör. Sizi ölüm tehlikesinden korumak için kesin emirler aldım.
Sanço birdenbire köpürdü:
— Siz alçak herifin birisiniz. Kuru ekmekle su ha! dedi.
Hekimbaşı ellerini uvuşturarak:
— Elimden ne gelir monsenyör! Hayatınız bana emanettir. Vah tok bir sesle “kahya” diye bağırdı.
Kahkahalarını zorlukla tutan kahya:
— Buyrun efendim. Ne emrediyorsunuz?
— Bu hekimi hemen karanlık bir zindana kapasınlar; kuru ekmek ve su perhizine yatırsınlar. Madem ki, sıhhat için en iyi perhiz bu imiş.
Kahya cevap verdi:
— Emriniz! yerine getiremeyeceğimize çok üzülürüz monsenyör. Ortalık kararınca cezaevinin kapıları kapanır, geceleyin hiç kimse oraya girip çıkamaz. Tam o sırada sokakta bir büyük gürültü işitildi; kahya pencereden baktıktan sonra Sanço’ya:
— Dük hazretlerinin postacısı geldi, dedi, bir kaç ehemmiyetli emir getirmiş olacak her halde. Biraz sonra postacı soluk soluğa içeri girdi ve cebinden bir zarf çıkararak valiye uzattı.
Sanço mektubu kahyaya vererek:
— Bakın bakalım ne var? dedi.
Kahya yüksek sesle zarfın üstünü okudu:
— Baratarya adası valisi Don Sanço Panza hazretlerine; (kendisi yahut katibi tarafından açılacaktır.)
Sanço:
— Katibim mi? dedi, nerede benim katibim?
Bir genç adam:
— Katibiniz benim monsenyör, dedi. Ekselans dükün mektubunu okumamı emreder misiniz?
Sanço cevap verdi:
— Ederim, fakat bizi yalnız bıraksınlar; çünkü bu mektup bana ehemmiyetli görünüyor.
“Herkes hemen dışarı çıktı ve katip dükün mektubunu okudu. Düşmanlarınızın bu gecelerden birinde adanıza saldıracaklarını haber almış bulunuyorum. Sizi öldürmeye karar vermişlerdir. Onun için tetikte bulunmanızı rica ederim. Ayrıca bir kaç kişinin de sizi hançerlemek, yahut zehirlemek için adanıza girmiş olduklarını öğrendim. Başınıza bir felaket gelirse hayatım boyunca üzülürüm. Bu sebeple gözünüzü açmanızı rica ederin. Size verilecek yiyeceklere el sürmeyiniz. İhtiyaç hasıl olursa size yardım gönderirim. Alınması gerekecek tedbirleri sizin akıl ve idrakinize havale ediyorum.”
Sança:
— Hay Allah, dedi, al sana hiç yoktan bir mesele, insanlar beni niye öldüreceklermiş? Kime kötülük ettim ben? Beni açlıktan öldürmek isteyen o melun hekimden başka hayatıma kastetmek isteyen hiç kimse görmüyorum. Onun için bana bir mahpusa değil, kendi
durumunda bir adama layık yiyecekler getirmesin! Hemen bu dakikada sofracı başına emrediniz. Sonra da dostum dük hazretlerine cevap veriniz ki hürmetle ellerinden öpüyorum, kendisinin sadık kuluyum, benim için merak etmesin. Adayı aramızda bulunacak kötü niyetli insanlardan temizlemek için bizzat kendim meşgul olacağım. Çiftçilerle zanaat sahiplerim korumak, asilzadelerin imtiyazlarım muhafaza etmek, iyi işler yapanları mükafatlandırmak, kötülük yapmaya kalkanları şiddetle cezalandırmak kararındayım…”

Yaşamın gizemleri o kadar çok ki.
İnsanın yemek ile ilişkisi bunlardan sadece birisi.
İnsan ve beslenmesi hakkında ezoterik bir sır varsa “Cennetin Krallığı” filmindeki o sahne akla  geliyor… (2005-3 saat 14 dk); bir adım öne çıkan herkes şovalyedir, lorddur, erendir, evliyadır, azizdir, kutuptur…
“Sağlıklı yaşam” başlıklı “Don Kişot ‘un okuduğu kitaplara gizlenmiş” bir bilgi varsa, diğer “normal yaşam” tavsiye ve bilgi aktarımının arasında telef olması insanın içini acıtmaz mı ?

Cervantes İstanbul da bulunmuş, Kıbrıs ta uzun yıllar geçirmiş.
Türkleri, belki bizim kendimizi tanıdığımızdan daha iyi tanıyordu.
Kitaptaki şu cümleler dünyaya güzelliklerin Anadolu dan yayılmaya başlayacağının ön habercisi 🙂

Don Kişot, “Çok basit!” dedi. “Kral bir emirname yazıp İspanya’nın bütün gezgin şovalyelerini davet etmeli. Bunlardan on ikisi Türkler’i püskürtmeye yeterlidir. Eger bugün Don Belianis ya da Galya’lı Amadis’in sayisiz soyundan birisi (kendimi kastetmiyorum) hayatta olmuş olsa ve Türkler’ e saldırsa, kendilerine aman diletmeyecegine şüphe edebilir misiniz? Sözlerimi Tanrı duysun, artık fazla konuşmayacağım.”

Doğum tarihi: 29 Eylül 1547, Alcalá de Henares, İspanya

Ölüm tarihi ve yeri: 22 Nisan 1616, Madrid, İspanya

Tam adı: Miguel de Cervantes Saavedra

—- Cervantes İnebahtı haçlı ordusuna katıldı. İnebahtı savaşında gelen bir gülleyle kolunu kaybetti. Esir düştü, Türkçeyi öğrendi. Kıbrıs ta yaşadı.

1584’te La Galatea adlı romanını yayımladı. Aynı yıl evlendi ve ailesini geçindirmek için ambar ve vergi memurluğu yaptı. Hesaplarda açığı çıkınca bir süre hapse atıldı. Bu yıllarda çok az yazdı. 1605’te yayımladığı Don Kişot (Don Quijote) ile birden büyük bir başarı sağladı.

İstanbul da bir cami inşaatında çalıştığı rivayetleri de var.

Sokullu Mehmed Paşa nın tanıdık sözü;
“Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik, siz İnebahtı’nda bizi yenmekle, sakalımızı traş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez, fakat kesilen sakalın yerine daha gür çıkar.”
Atalay Ergezen
25.10.2019 Urla 22:19

Konu eğer ilginizi çektiyse, beslenmede “normal” dediğimiz şeyin bize maliyetini farklı açılardan anlatmaya çalıştığım aşağıdaki yazılarıma da göz atabilisiniz:

“MISIR” A GİRİŞ -KELİMENİN DERİNLERİNE KUANTUM BİR GEZİNTİ

UNCHAIN MY FOOD

DOYMAK VE MUTLULUK İLİŞKİSİ BİLDİĞİMİZİN TAM TERSİ Mİ ? Muziplik olsun Vol.3

CANIM BOĞAZLAR MESELESİ

UZAYLI İSTİLASINA ACI BİBERLİ ÇÖZÜM YA DA DÜNYA İNSANI ELELE VERMEYE ZATEN HAZIR

ACABA BUGÜN NE YEMESEM ??? EN İYİSİ DÖNER KEBAP

CERVANTES’İN AĞZINDAKİ BAKLA ? DON KİŞOT ‘UN YEMEK İLE İMTİHANI…

BÖYLE SIR MI OLUR, HER ŞEY ORTADA

MANY BAYRAM

– CİAO HELLA (Şiir -taslak;))

CİAO HELLA – FOODURİSTİK VEDA