DEMOKRASİ PALAVRASI ÜZERİNDEN; G20, YİMEZ Mİ ?

İspanyolca da “söz, laf” anlamına gelen bu kelime bizde deforme olmuş anlamıyla kullanılıyor.
“Palavra”
Kulağımıza gözümüze gelen “sözlerin” aynı zamanda PALAVRA olduğunu ifade eden daha güzel bir ANLAM KAYMASI olamazdı 🙂

Ispatı olmayan mantık yürütmeler bunlar…
Aslında çok uzun yıllardır aklımı kurcalayan bir soruydu bu:
“Yönetmek için halkın onayına ihtiyaç olmadığı halde, bu çaba niye ?”

Yönetenlerin kararlarını, yönetilenlerin bir konsensüsle kabul etme hadisesi.
“Yöneticilerini seçme olanağı” verilerek, yönetenlerin temsilcileri aracılığı ile “kendi kendini” yönetmesi.

Demokrasi…
Şimdi buna sadece gülsem, okuyan için ikna edici olur muyum 🙂

Gülmenin dışında bu komediye bir kaç soruyla açıklık getireyim:
– Yönetilenlerin kanaati, hangi ülkenin hangi seçilmiş hükümetinin umurundadır ?
– Ülkeyle ilgili hangi ciddi karar, sokaktaki insana fikrini soracak kadar riske atılır ?

“Siyaset yalan söyleme sanatıdır” deriz, ucundan kenarından bunu biliriz ama söylenenlerin, olan bitenlerin doğruluğuyla ilgili pek bir şüphemiz olmaz.
Niye ki ?
Olsa olsa, “yalan söyleyen”, rakip olan taraftır.
Bizim taraf “doğruyu söyler”

“Arhi andra diknisi!”
“İktidarda kimin olduğunu, iktidara gelince anlarsın!”
(Yunan atasözü… Birebir tercümesi: adam güce tabidir… gibi birşey)

Demokrasinin palavra olduğu önermesine ispat aramaktan daha önemli bir soru var ve asıl aktarmak istediğim o.

Ülkelerin ve dünyanın derin devletleri neden bu oyunu oynuyorlar ?
Atom bombası atarken vatandaşa sordun mu ?
Irak a girerken vatandaşa sordun mu ?
Esad ‘ı düşman ilan ederken vatandaşa sordun mu ?
Nükleer tesis kararında  vatandaşa sordun  mu ?
Yapıları yoğun olarak doğalgaz/kombi ile ısıtma kararında vatandaşa sordun mu ?
Gelir dağılımının enstrümanlarını “zenginler” lehine kullanırken vatandaşa sordun mu ?

Vatandaşı geçtim…
Vatandaşın “temsilci” olarak seçtiklerine sordun mu ?

Sorulmadı… Sorulmaz… 🙂
Ama yine de ikide bir seçim yapılıp “sen yönetiyorsun” denir.
Efendim;
“Benim partim iktidar olduğunda halkın iradesi yönetime yansıyacak” !

Umut dünyası 🙂

Bu aşamada, geldik mi; lidere fatura edilen algı yönetimine….
Sanki bir kişinin her şeye yetişmeye gücü varmış gibi, dünya liderleri “karakterleriyle” karar sürecinin yegane mimarı gibi yansıtılırlar.
Sözler onlara aittir, mimikler onlara aittir. Kızgınlıklar, masalara vurmalar, sarılmalar…  İki liderin sıkıca kucaklaşmasıyla ekonomi düzelecektir ya da birinin twitterden hakaretine müthiş öfkelenen öteki dünya savaşı çıkaracaktır.

Şimdi asıl soru; zurnanın son deliği bile olmayan yönetilen kalabalıkları kandırmak için bu kadar yorulmaya değer mi ?
Davul sende, tokmak sende… Kandırsan da kandırmasan da derin devlet müthiş bir koordinasyonla gerekenleri şıkır şıkır yapıyor zaten. Bu devirde kimsenin ayaklanacak, tehdit olacak hali de yok yeteneği de yok zaten…

Ukalalık sayılmazsa, bunun yanıtını vereyim:
Tüm bu Yalan Rüzgarı nın öznesi sokaktaki sıradan vatandaştır. 🙂
Dağdaki çobandan tutun, bir doktora, mühendise kadar.
Devasa sosyal projenin, birey üzerinde -bir başkalaşım ümit ettiği- uzun vadeli bir operasyon.
Zokası bol bir operasyon. (Zekası da)
Sadece siyasetçisiyle değil, medyası, “bilim dünyası”, yazarı, çizeri, dizisi, magazini, sinemasıyla dahil olduğu YALAN DÜNYA operasyonu.
Bir kimliği “göklere çıkarmak”, ardından hep bir ağızdan “kötü” ilan etmek, en sık kullanılan enstrüman.
Bakalım kimler aklını kiraya veriyor ? Ya da aklını kiraya vermeyenler kimler ?
İnsan, kandırıla kandırıla; kanmamayı ne zaman ve nasıl öğrenecek ?

(Ergenekon davaları ve sonucu ? Bu fragmanda koca bir kalabalığın “kötü” ile ilgili algısını kolayca kiraya verdiğiyle ilgili yorumlar bolca var bugünlerde…)

Vitrindeki tüm aktörleriyle icra edilen şey kolay değil. Düşünün bir kere; varsayalım “bilmek” 6 kademe ise; 6. kademe bilgiye sahip olan bir aktörün 1 kademeden “kandırma projesindeki rolünü” oynaması, hem de daha üst kademelerle ilgili verileri ürününün içine sıkıştırması hiç kolay bir iş değil. Hiç kolay değil.

Evet, kandırmak hoş durmuyor. Ama kandırma operasyonları da BOŞ DURMUYOR.
Ve bir şeyin “teatral” olması, onu gerçek sanan bireyin verdiği tepkiyi masumlaştırmıyor.
Tüm aktörler “Vurun şu kötüye” dediğinde, propagandanın muhatabı birey aslında duygusal bir testten de geçiyor.
Minik minik, yüzlerce algı operasyoncuklarıyla, devasa operasyonun bireye yönelttiği sorulara aldığı yanıtların -kaydı tutulmasa- bu kadar zahmete girilmezdi diye tahmin yürütüyorum.

İstifa rüzgarı
Bu ahval ve şerait içinde bulunduğu yönetme/bilgi-yorum aktarma konumunda olanların -pek de akla yatkın olmayan gerekçelerle- istifaları dikkat çekiyor mu ?
“Yaşadığım özel dönemin farkına vardım… Artık kandırma operasyonunun, kandıran bir parçası olmak istemiyorum. Bu özel dönemde özüme yakıştıracağım başka alanlar arayacağım”
Tercümem böyle…

“Efendim, halk güçlüdür/belirleyicidir, bak Fransa da hükümet mazot fiyatlarıyla ilgili  geri adım attı”

Valla bu haliyle eğitime ben de karşıyım. “Ağaç yaşken eğilir” lafına da.
Yıllarca eğe büke… Pülverizatör ile pompalananın sorgusuz kabulünden sıyrılıp tekrar doğrulmaya kalkmak zor oluyor.

Sokaktaki vatandaşın bizzat kendisi iktidara gelmeden, iktidarda kimin olduğunu arayabilir mi ?
Gönülden isteyen, arar da, bulur da… 🙂
Ama herkes istifa ederse, hikaye yarım kalır ?
O zaman “nöbetçi kandırıcılar” falan… Düşünülmüştür bir şey…

Başlıkta G20 var ama yazıda ona yer kalmadı 🙂
Zaten konu belli: yir mi, yimez mi ?

Yimez 🙂
Ya da sokak diliyle:
“Yemezler !”
“Yemezler” dış dünyanın yalanlarını önce reddeder, sonra içteki ezberlere yönelir, sonra tekrar yalan dünyayı -başka bir gözle- daha sıkı takip eder, sonra -ümit edilen- asgari bir yere varır.

Kompozisyonun ümit edilen asgari varış noktası, yalan güçlerin, yalan kavgaların, yalan dost, yalan düşmanların yaşama kattığı heyecan ve anlamdan çok daha fazlası olmalı…
Ki öyledir 🙂
Düğün, Bayramdır 🙂
06.12.2018
Atalay Ergezen