Doğduğun ülke sana küs değil

Fazıl Say ‘ın vesile olduğu tartışmadan hareketle, kaçmaya, terk etmeye meyilli bir toplum muyuz, arayabiliriz. Say örneği biraz ahlaki çerçevede ilerliyor. Sıradan vatandaşın, kendine özgü kaygı ve hayalleri ise bambaşka.

Aslında bir yanımız, “terk etmekle” kolayca buluşuyor. Ortalama kişisel tarihlerimize çocuksu bir terk edilişin acısı derinden yazıldığından belki de… Hayatın gün gelip “terk eden” statüsüne yükselteceği günü beklediğimiz de oluyor, karşımıza çıkan fırsatı değerlendirdiğimiz de…

Televizyonların -içimizdeki isyanı dillendirip- bağırıp çağırarak nabzımızı yakalama gayretinde olan yorumcularından olan Nihat Genç, yazılarıyla daha estetik duruyordu. Ama sesiyle öyle değil… Sinirli haller, bizim bebeğin duygusal hafızasına “normal” işaretiyle kazınmasın diye hemen kanal değiştiriyoruz. Bir insanın bağırmadığı yayın buluna kadar arayışım devam ediyor. İşte, bizim bebeğin odada bulunmayarak dinleme fırsatı verdiği Nihat Genç isyanlarının birinde “Bu memlekette yaşanmaz… Çekip giderim ben buralardan…” diyordu.

Onunki Fazıl Say kadar ses getirmedi. Bence, yaşadığı hayattan memnun olmayan bir çok insanla da buluştu. Belki Fazıl Say ‘ın çekip gitme söylemi de buluştu ama, entelektüel ahlakın gölgesinde kaldı.

Çekip gitme özlemlerimizi son 5-10 yılın değişkenleriyle anlamaya çalışırsak hata etmiş oluruz. Gelecek kaygısından kurtulmak üzere köklerinden kopmayı göze alma ya da “köklerin” insanı doğduğuna pişman eden duruşundan yaka silkip bavulu hazırlama halleri bize hiç yabancı değil. İstikamet ister yurt dışı olsun, ister yurt içinde başka bir kent… Neticede hepsi birer “kurtuluşun rotası”

Bir ülkenin -yasal ve yasadışı yollardan- vatandaşlarından bir çoğunu gurbete göndermesiyle öğünmek de mümkün dövünmek de… Gidenler, hallerinden memnun, “kendilerine kurtarmışlarsa” kalanlara sevinmek düşer. Öte yandan, kabahati ister “organizasyonda” arayalım, ister toplumsal bilinçaltımızda, bir ülkenin sınırlar içersindeki ve sınır ötesi nüfus hareketlerinin yoğunluğu utanılması gereken bir durumdur. Nijerya ‘yı hiç tanımadığımızı varsayarsak, o ülkeden gelen mültecilerin sayısı, Nijerya ‘daki organizasyon/kültürel yapı hakkında bize küçük bir fikir verebilir…

Kısa bir zaman öncesine kadar, terk-i diyar etme yeteneğimizin altında, Orta Asya ‘da kabına sığamayan insanlardan şüphe ediyordum. Yeni genetik araştırmalar sonucunda işler daha da karmaşıklaştı. Eğer, söylendiği gibi, akrabalık oranımız, Anadolu ‘nun tarihteki yerli halklarıyla daha yüksekse, nasıl olur da göçmeye bu kadar meyilli oluruz ? Bu savlara inanasım gelmiyor, çünkü yaşadığımız kentler, Priene ‘yi Efes ‘i kuran medeniyetin devamına hiç benzemiyor.

Yine bizim bebeğe döneyim. Onun iyi yetişmesi için özel çaba harcamaktan ziyade, “günün olağan hallerinden” uzakta tutmaya çalışıyoruz. Bir bayram, düğün yerindeysek, havai fişek patlarken hemen kulaklarını kapatıyor, karşısında şaklabanlıklar yapıyoruz. Kahreden çığlıkların / ezgilerin sesini kesiyoruz. Sabah ya da akşam saatlerinde televizyonda bağırıp çağıranlar olursa, hemen klasik müzik yayınına geçiyoruz.

Hayatla ilgili hislerin temellerinin atıldığı yıllarda -yalandan da olsa- “içine doğduğun yer sana küs değil” diyebilirsek; belki “vatan için” bir şey yapmanın merkezinde bulunan “siyasetten” daha iyi bir şey yapmış oluruz. Yetişkinler için artık çok geç… Böylece köyünden, kentinden, ülkesinden uzaklara gitme rüyalarıyla bir ömür geçiren insanların oranı 20 sene sonra düşebilir. Bilmem anlatabiliyor muyum…

23.12.2007

Akşam EGe