DOYMAK VE MUTLULUK İLİŞKİSİ BİLDİĞİMİZİN TAM TERSİ Mİ ? Muziplik olsun Vol.3


Maksat muziplik olsun Vol.3
DOYMAK VE MUTLULUK İLİŞKİSİ BİLDİĞİMİZİN TAM TERSİ Mİ ?

Eat-Beat (eng)
Pitaniye-Bit (ru)
Bitti mi ? Bitmedi…

Yemek yediğimizde mutluluk hormonları (seratonin, melatonin falan) salgılanırmış. Biz de mutlu olur muşuz.
Evet, galiba öyle.
Ama bu bahsedilen mutluluk; ömre yayılan bir mutluluk mudur ?
Onu söyleyen yok.!

Şükür, Anadolu ‘da nüfusun ezici bir çoğunluğu, doğanın ve mutfakların lezzetleriyle buluşabiliyor.
Ama geçenlerde yapılan bir akademik araştırma, Türkiye nin öfke ve nefrette ilk ikiye girdiğini söylüyordu. Heyhat… İklim ve doğa Anadolu ‘da son derece bonkör oysa. Dünyanın sayılı lezzet coğrafyalarından biriyiz.
Buna rağmen, mutsuzluk tavan yapmış; hoşgörüsüzlük ve şiddetin artışına, kendi gözlerimiz de şahit.

Öyleyse; günde 3 öğün lezzetle buluşup karın doyurmanın ürettiği mutluluk, yeme anı ve doygunluktan kısa bir sonrasına kadar geçerli.
İhtiyaç fazlası yeme alışkanlığımız sadece bedenimizi değil ruh halimizi de müthiş bozuyor.
Bunu size ispatlayamam.
Ama bir çok veri ve bağlantının AZ YE uyarısı yaptığını ortaya koyabilirim.
Aynı noktayı işaret eden bu uyumlu bütünlülük, MANTIK ile harmanlandığında; ortaya BİLİMSEL OLMAYAN ama doğruluk ihtimali yüksek bir İDDİA çıkar.
(Kuantuma el atmış bilim dünyasının, bağlantısallık bilimini/ilimini kapının dışında bırakması mümkün mü… Ayrı konu.)

Daha önce, “Maksat muziplik olsun Vol.1” de MISIR konusuna giriş yapmıştım.
Şimdi, “mısırı dişlemek” üzerinden mısırdan çıkıp, DİŞ in anlam dünyasındaki yeri, beden sağlığı yanında ruhsal sağlığa etkilerini anlamaya/anlatmaya çalışacağım.
Mısır bitkisinin kesitini aldığımızda yarımküresi çenemize benziyordu. Mısır taneleri de dişlerimize. Hatta daha çok ön dişlerimize.
Ağzımızı genişçe açıp dişlerimizi geçirdiğimizde, mısırın dişleri bölük bölük dökülüyor, çiğniyoruz ve yutaktan mideye gönderiyoruz.

Diş hastalıkları. İltihap, çürüme, diş eti problemleri…
Otonom sistem, beslenme sitilimize isyan ettiğinde, genellikle mesajını dişlerimiz üzerinden veriyor.
Bence, isabetli ve meramı anlaşılabilir bir seçim.
Çünkü besinin uzun yolculuğunun başlangıç noktası ağız ve dişler. Tüm besinlerin mısır bitkisi özelinde sembolize edildiğini var sayarsak; haddi aşan beslenmenin “dişe diş, göze göz” karşıtlığıyla yanıtlandığını varsayabiliriz.
Diş dökülmesi bir “uyarının” yanında, bedenin kendini koruma çabası.
Şöyle…
Tabiat ve içindeki canlılar, yaşamla ölümün, iyi ile kötünün, pozitif ile negatifin mücadele alanıysa, bu ikili mücadelenin karşılığı her bedende de vardır. Grip hastalığının uzun dönemde kalp krizi riskini azalttığı gibi, dişlerin fonksiyonlarını peyderpey yitirmeleri bedenin sağlıklı kalma çabası…
Otonom sistem besinle aşırı yüklenen bedeni korumak, beslenme miktarını aşağı çekmek üzere, onların ilk geldiği noktayı, yani dişleri tahrip eder. İltihapla, çürükle…
Ağzındaki diş sayısı azalan kişi için yemenin keyfi kaçar, sert besinleri parçalayamaz, böylece tüketimi otomatikman düşer.
Ama bizim için diş kaybı “kötü” bir şeydir. Estetik olarak da istenmez…
Böylece dişçiye gidip hasar görenleri tamir ettiririz ve rutinimize devam ederiz.
Bu açıdan, otonom sistemin lehimize olan çare girişimini bypass etmiş oluruz.

“Hasarlı dişleri tedavi etmeyelim” demiyorum. Şunu diyorum;
Mesajı doğru algılayıp yola devam edelim… Ki sıra mideye, barsağa, karaciğere ve diğerlerine gelmesin.

DİŞ İLE ŞİDDETİN İLİŞKİSİ

Doğal yaşam içinde, omurgalı/omurgasız çoğu canlı, dişiyle ya da gagasıyla besinini küçük parçalara ayırıp midesine gönderir.
Burada önemli bir ayrıntı var. Ağız/çene ve dişler, aynı zamanda canlının en önemli silahı. Bir canlı, diğer bir canlıyla karnını doyurmak için, önce onu etkisiz/hareketsiz hale getirmek zorunda. Bunun için de parçalayan ve hasar veren organlarını kullanarak karşı tarafa hamle yapar. Pençe, çifte, göğüs darbelerinden sonra, ya da doğrudan öldürücü darbe dişlerden gelir.
Yani DİŞLER, öğütme fonksiyonunu yerine getirebilmek için, önce dış dünyaya ŞİDDET uygulamak zorundadır. (Tehlike uzaklaştırmak için de)
Öyleyse, memeliler dünyasında çene/diş kullanımıyla şiddet arasında derinlere yazılı bir yan yanalık var.  Bunun ve sindirimin tüm aşamalarında beyinde tetiklediği noktaların gündelik hayata nasıl bir HİS olarak yansıdığı araştırmaya değer…

DİŞİN ANLAM HAVUZUNDAKİ İLGİNÇLİKLER !

DİŞ kelimesini tersten okursak ŞİD olur.
ŞİD tek başına -şimdilik- anlamsız duruyor.
Ama ŞİDDET kelimesindeki sıralı ve % 50 lik varlığıyla bir selam çakıyor 🙂
İŞİTilmeyi beklercesine, sebebini/kaynağını, kendisini oluşturan öğeler içersinden veriyor.

Zorlama, saçma ve komik mi ?

O zaman, DİŞ ile YEMEK YENİR ya ?
Vahşi doğadaki bir öğe, diğerine şiddet uygulayarak, onu DÖVMEK, YENMEK durumundadır. Bu YENGİDEN sonra oturup afiyetle YİYECEKTİR ya..
YE-MEK ve YE-NMEK seslerinin yan yanalığı, Türkçe bilenler için bir hediye 🙂

Ama hayret, başka dillerde de bu iki farklı FİİL ses akrabası olmuş:)
Kısa bir taramayla rastlayabildiklerim:
YEMEK-YENMEK Türkçe
BİADH-BEAT Kuzey İskoç dili
EAT-BEAT İngilizce
PİTANİYE-BİT Rusça
DEAD İng. Cansız, ölmüş
Birbirine akraba olmayan dillerde bile, farklı kombinasyonlarla aynı ANLAM HAVUZUNA düşen kelimeler o kadar çok ki… Hayret ediyorsanız, haklısınız.
Buna -aynı düşün zincirinin- anlam baklaları dense, ısrarla tekrar eden ilişkileri yorumlamamız bekleniyordur.

Huzurlu ve mutlu bir hayatın önünde ŞİDDET denen bir engel var ise, kelime bağlantıları ve sürecin mantığı YENMEK ve YEMEK eylemlerini birbirine sıkı sıkıya bağlıyorsa;
MUTLU bir bireysel ve toplumsal hayatın YEMEK sürecini yeniden tanımlamak/uygulamakla mümkün olmalı.

Rusça ‘da YENMEK kelimesinin karşılığı olan BİT kelimesini, pirenin akrabası BİT olarak düşünmek de serbest… Yeter ki anlam bütününe katkı yapabilme yeteneği olsun:
BİT kadar küçük olan bir canlı, bir DEVİ YENEBİLİR.
Çimenlerin fillerle boy ölçüşme potansiyellerinin olduğu gibi.
Ya da, aynı BİT, kendisine dostluk eli uzatan devasa bir organizmayı en ölümcül tehlikelerden koruyabilir.
BİTMEK/TÜKENMEK; bonus anlam bağlantısı…

İngilizce ve Kuzey İskoç dilindeki BİATH (yemek), BEAT…
İngilizcedeki dövmek anlamında da kullanılıyor..
Arapçadan gelme bizdeki BİAT a nasıl da benziyor !
Gönüllü/gönülsüz, besine kavuşma/tehlikeden korunma sarmalında, ŞİDDET yeteneği olan GÜCE, BİAT ETMEK nasıl da cuk oturuyor !

Buradan, abartılmış besin bağımlılığının, hayvan dünyasındaki -doğal- güçlü olana boyun eğme kültünün; İnsan ve dünyasına BİAT KÜLTÜRÜ olarak yansıdığını iddia edemez miyiz ?
Hem de sadece, -din formuyla- kendini tanımlamış topluluklarda değil, aileden, okullara, işyerlerinden, sivil/siyasi kurumlara kadar…
Tahminim gelecekte, BİAT ın en masum anlamının dahi; emre itaatten, ÖNERİYİ DEĞERLENDİRME ye evrilmesi gerekecek.

Kelimeler üzerinden ilginç eşleşmeler bitti mi ?
Bitmedi
DİŞ ve ÖLÜM kelimelerinin kapsama alanına bakalım.
Türkçe’de bu iki kelime arasında bir ses paylaşımı görülmüyor.
Üst başlığımız beslenme ve mutsuzluktu. Buradaki ÖLÜM kelimesini de; kem sözden/düşünceden, hastalıklara, şiddetlere ve nihayet bedenin biyolojik canlılığının sona ermesine uzanan bir yelpazede düşünmekte fayda var.
TOOTH İngilizcede dişin karşılığı.
TOD ise Almanca da ölü/ölüm.
MORD birçok dilde aynı anlama geliyor. (Mor rengiyle ilişkilidir. Ama konuyu uzatmayayım)
MORDRE ise Fransızcada ISIRMAK ın karşılığı…
Baskça da HORTZA diş, HERİOTZA ölüm
ONU igbo dilinde da ağız
ONWU aynı dilde ölüm
TEETH yine İngilizce Diş
HATE ise nefret, DEAD ise ölmüş…

Bitti mi, bitmedi…
İnsan ölünce toprağa girer.
Yani YER e…
YER çekip durur ya kendine.
YEMEK eylemiyle ilişkili özellikler, insanın bir kandırmacayı YEMESİYLE ve YERİN YENGİSİYLE sonlanır.
Bitmedi…
Diş dedik ya…
DİSS atmak, rapçilerin birbirlerini yermek için söyledikleri parçalar.
Dissrespect ing. kabalık, hakaret (DİS aynı zamanda önüne geldiği kelimeyi NEGATİF eden OLUMSUZ hale getiren önek.)

Mutsuzluk kavgayla sonuçlandığında, meydana gelen şeye OLAY deriz. Yani HA-DİS-E..

MUTSUZLUĞUN KAYNAĞI
Tabiattaki örneklere de bakıp “Şiddet insanın doğasında vardır” önermesinin sorgusuz sualsiz kabülü, aynı zamanda şiddete ve mutsuzluğa çözüm arayışının beyhude olduğunun kabulü oluyor.
Bunu insan doğasına sıpıştırıyorsak, boşuna kimse yorulmasın, mutlu, huzurlu bir dünya hayatı diye… (Sıpıştırmak=Öğeleri birbirinden ayrılmaz şekilde yapıştırmak)

Oysa insan dünyada AKLI ile var. Bu akıl, bitki ve hayvan dünyasının deviniminden farklı bir yol izleyeceği önce tüylerini dökerek göstermiş.
Beslenme sitilindeki benzeşmenin en düşük düzeye alınmasıyla, mutsuzluk ve şiddetle ilişkili tüm öğeler kendiliğinden tarihin nostaljileri haline gelir.

Yani, tek başına kanunlarla, cezalarla, örgütlenmelerle, umut diye sunulan siyasal şablonlarla, eğitimle çözülmesi mümkün olmayan, her birimizin farklı versiyonunu yaşadığı mutsuzluğun temel kaynağının BİYOLOJİK olduğunu söylüyorum.
İnsanın doğa içinde kendisini yanlış bir BİYOLOJİK döngü zemininde konumlandırması ve bunu NORMAL sayacağı uzunca bir süreçte yaşamasının bir bedeli var.
Ve bu bedeli her gün ödüyoruz zaten.
Doğayı ihtiyaçtan fazla ISIRMAK, dış dünyadan, diyelim bir ayının bize bir pençe atmasıyla yanıtlanmak zorunda değil.
İnsanın insana düşmanca davranması da aynı kapıya çıkar.
Tabiat, kendisini hor kullanan türün şiddet eğilimini, çok çok çeşitli enstrümanlarla gıdıklar, birbirine düşürür ve hedeflediği dengeye ulaşır. Bilimsel, teknolojik hiç bir güç onu hedeflediği dengeden geri çeviremez.
İnsan bir çok canlıyla bu denli iç içe konumlandırıldıysa, Mars’a gitmekten, devrim yapmaktan daha temel bir sorunu çözmesi bekleniyordur.
“Bilimde, felsefede, sanatta, siyasette ne kadar gelişirsen geliş… Bedenin ne alemde ?”
Bireyin bedeninin doğaya yükü, toplum ortalamasının doğaya yükü…

Bu beslenme rutini, ne zaman ve nasıl NORMAL saydığımız zemine yerleşti ?
12 bin yıl artı her bebek 3-5 yaşlarına gelene kadar…
Göbeklitepe ‘de bize en yoğun anlatılan; İNSAN ve BESLENME tarzı… Bunu başka bir makalemde ayrıntılı ele alacağım.
Bir “alışkanlığı” normal kabul etmiş biz yetişkinler, bebekleri, sütten kesildikten sonra kendi rutinimize zorluyoruz. Ve hemen her ailede bebek bu rutine itiraz ediyor.
Ama galip gelen biz oluyoruz.
8-10 yaşlarına geldiklerinde onlara 3 öğün bile yetmiyor, ara öğünlerle destekliyoruz.

Tüm bunları kendim de yaşadım, yaşıyorum ve yaşatıyorum.
Beslenmekle ilgili yazdıklarımı okuyup da, bana da hak veren olursa, rica ederim kimse kendisini suçlamasın.
Neticede hiç birimiz yaşama ful donanımlı gelmedik. Eksikleri arayıp bulup gidermek gibi bir yaşam yürüyüşümüz var ve bu da onlardan birisi. Diğerlerinden farkı, “normallerimiz” arasında olması, eksiğin dışarıdaki birini değil yine kendimizi işaret etmesi.
Eh, bunda da yalnız değiliz. Dünya insanın hemen hepsi benzer durumda, çözüm için, güle oynaya el ele tutuşmak için çok neden var.

Uzakta birileri devrim yapmış, yok milli gelir şuraya yükselmiş, vay şurada petrol çıkmış !
Ne yapayım ! Benim rutinimi değiştirip, hastane kapısına uğramadan, tabutumu en uzak tarihe alacak olan formül nerede, sen onu söyle !
Fiziksel şiddet ne ki !
En yakın ya da en uzak… Birinin diğerine KEM SÖZ bile etmeyeceği formül ne, onu söyle !

Tek tek örnekler çok.
Buraya sığmaz.

Kimse meraklanmasın.
Bugün tıbbın “insan inceleyerek” kabul ettiği ve ilan ettiği rakamsal değerlerin çoğu “gerçek normal değer” değil.
Yakıt ve atık çemberindeki “abartılı halin” ölçümlenmesiyle kabul edilmiş “ortalama değerler”
“Herkesin metabolizması ayrıdır” örtüsüne sığınmadan, bir insanın ihtiyacı olan besin miktarı aralığı yeniden tanımlanır  ve yüksek sesle, gerekçeleriyle anlatılır.
İtalya da, Fransa da, Rusya da, Irak da, Suriye de ve her yerde…
Diyelim Bayan X ve Bay Y.
İkisi de şiddet eğilimli.
Ve varsayalım eğitimsiz.
Onların düşünsel, duygusal dünyalarını yönlendirmek çok zaman alabilir.
“Kendine bir iyilik yap”
Bedeninin ihtiyacı kadar tüketmenin, hem hastanesiz bir yaşam, hem ruhsal ve fiziksel şiddetin olmadığı bir yaşama kapı araladığını duymaya hakları var.
Bay Y ve Bayan X in sadece bu konuda ikna edilmeleriyle her şey hem onlar için hem dünya için değişir.

Hayatın kalitesiyle, hayatın CAN dediğimiz öznesiyle birebir ilişkili bir ÖRTÜYE benim aklım ermiyor.

HARAM kelimesi bize çok şey anlatır. Hafızamızda HELAL olanın zıttı.
Kökü HRM.
Haram; “yasaklanmış olan” iken, MESCİD-İ HARAM da da sesini bize iletip şaşırtır !
Örtülmüş olan, gizlenmiş olan gibi ikincil bir anlamı da var.
MAHREM de buraya gönderme yapıyor. HAREM de…
Gerçekte VAR olan, ama dışarıya yansımaması gereken şeyler.
Tahminim ÖRTÜ lerin zamanımızdaki temsilcisi; ALIŞKANLIKLAR ve EZBERLER.
Anlam ezberimizde dokunulmasını YASAKLADIKLARIMIZ da menüye dahil.

Hemen tüm dinlerdeki İSRAF HARAMDIR önerisine bir de bu açıdan bakalım.
Dünya Cenneti 5 yıldızlı bir otelde -herşey dahil- 1 haftalık bir tatil ise, açık büfenin erişebilir olması elbette herkesin hakkı. Orada ÇOK da tüketsek, AZ da tüketsek hepsi ÖRTÜNÜN altında. Alışkanlıklarımız da örtünün altında. Hiç kimse kınayamaz.
Sadece küçük bir ayrıntı var; örtü altında kalan bu döngüde, BESLENEN organizma ile BESİN olan öğeler arasında son derece karmaşık bir ilişkiler yumağı var. Görseliyle, lezzetiyle besin olan canlılarla HÜCRE bazında, MOLEKÜLER bazda iletişime geçiliyor. İletişim hafif kalır, bütünleşmeye, bedenin hücreleriyle SIPIŞMAYA geçiliyor.

Elbette her insan istediği gibi, istediği tarzda yaşar.
Yaşamın bize sunduğu; BESİNLERİN, EŞYALARIN ne kadarından sonrası İSRAF tır, bireyin kendi takdiri. Hiç kimse kendi seçiminden dolayı kınanmamalı. Olumlu ya da olumsuz sonuçlarını yine kendisi yaşar.
Ama hayatta, bir sürü “DOĞRU” iddiasının yanında, böyle ezber ötesi DOĞRU İDDİALARININ da bireyin bilgi havuzuna ulaşması…
Elbette AZ YEMEK SAĞLIKLIDIR önermesi duyulmadık bir şey  değil. Herkes bir şekilde bunu duymuştur.
Mantıklı gerekçeleriyle birlikte bunu duyması yine herkesin hakkı.

Not: Evcil hayvanların bu kadar sık hayvan hastanelerine gitmeleri normal mi ? Hiç de aç olmayan sokak hayvanlarının saldırıları ?… Onların doğadaki beslenme rutinlerine uygun olmayan biçimde aşırı besliyor olmayalım ?

Atalay Ergezen
19.11.2019 Salı 23:54
Urla

Halil İbrahim Sofrası
Barış Manço

İnsanoğlu haddin bilir kem söz söylemez iken
Elalemin namusuna yan gözle bakmaz iken
Bir sofra kurulmuş ki Halil İbrahim adına
Ortada bir tencere, boş mu, dolu mu bilen yok
Bir sofra kurulmuş ki Halil İbrahim adına
Ortada bir tencere, boş mu, dolu mu bilen yok

Buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim sofrasına
Buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim sofrasına
Buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim sofrasına

Daha çatal, bıçak, kaşık icat edilmemişken
İsmail’e inen koç kurban edilmemişken
Bir kavga başlamış ki nasip kısmet uğruna
Kapağı ver, kulbu al, kurbanı hiç soran yok
Bir kavga başlamış ki nasip kısmet uğruna
Kapağı ver, kulbu al, kurbanı hiç soran yok

Buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim sofrasına
Buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim sofrasına
Buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim sofrasına

Yıllardır sürüp giden bir pay alma çabası
Topu topu bir dilim kuru ekmek kavgası
Bazen durur bakarım bu ibret tablosuna
Kimi tatlı peşinde, kimininse tuzu yok
Bazen durur bakarım bu ibret tablosuna
Kimi tatlı peşinde, kimininse tuzu yok

Buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim sofrasına
Buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim sofrasına

Alnı açık, gözü toklar buyursunlar baş köşeye
Kula kulluk edenlerse ömür boyu taş döşeye
Nefsine hakim olursan kurulursun tahtına
Çalakaşık saldırırsan ne çıkarsa bahtına

Halat gibi bileğiyle, yayla gibi yüreğiyle
Çoluk çocuk geçindirip haram nedir bilmeyenler
Buyurun siz de buyurun
Buyurun dostlar buyurun

Barış der, her bir yanı altın, gümüş, taş olsa
Dalkavuklar etrafında el pençe divan dursa
Sapa, kulba, kapağa itibar etme dostum
İçi boş tencerenin bu sofrada yeri yok
Sapa, kulba, kapağa itibar etme dostum
İçi boş tencerenin bu sofrada yeri yok

Para, pula, ihtişama aldanıp kanma dostum
İçi boş insanların bu dünyada yeri yok
Para, pula, ihtişama aldanıp kanma dostum
İçi boş insanların bu dünyada yeri yok