Düşünce akımlarının jeneriği ve içeriği…

O eskidenmiş. İfade edilen niyet ile uygulama arasındaki kopukluk artık hayatımızın her alanında var. Saydamlık, şeffaflık kürsülerin diline dolanan fantastik bir rüya… Aynı “en özgür haber bizim kanalın haberi” iddiası gibi…

Bilmem, adsız bir duruma ad olur, tutar mı ? Buna “jenerik ideoloji” dedim geçtim. En çok, yerli ırk keçileri yok etme kampanyası üzerine düşünce egzersizleri yaparken kafamda bu tanım yankılandı durdu.

Belki bir soru derdimi daha iyi anlatır; “Hangi ideolojinin takipçileri yerli ırk keçilerin korunması ve geliştirilmesini destekler ?” Sosyalizm ? Komünizm ? Liberalizm ? Ulusalcılık ? İslamcılık ? Faşizm ? Yoksa Yeşiller hareketi mi ? Çevreciler, aşağıda sakal, yukarıda bıyık karmaşasında kararsız kalabilirler. Sokak dilinin “yalandan kim ölmüş” deyimi onlarca sayfa yazıya bedel… Düşünce akımları, moda eğilimler insanları bir trene bindirip bir yolculuğa çıkarıyor ama Urla yerine Ula ‘ya götürüyor. Yazılımdaki tek fark “r” harfi olsa da, Urla İzmir ‘in Ula Muğla ‘nın ilçesidir, Ula ‘nın tabelası Urla olarak değiştirilse bile, yutturma işlemi en fazla bir nesil sürer…

Yani bir ülke, yaşanan faşizmi kendi halkına ve dünyaya “komünizm” diye yutturabileceği gibi, bir parti de sosyalist ve işçilerden yana olduğunu yutturabiliyor. (Örnek; İşçi Partisi- İngiltere) Bir çelişki yutturmacası klasiği de Amerika dadir. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler… “Jenerik” gerçekte içeriğin özelliklerini özetle ifade etmeyi anlatır. Yapılan tanıtımla içerik arasındaki kopukluk bize jeneriğin sadece bir “iddiadan” ibaret olduğunu defalarca gösterdi.

Kimsenin “Ben Amerikancıyım” dediği yok ama çelişkilerin ana ekseninin dışa bağımlılık-tam bağımsızlık çelişkisi olduğu ifade ediliyor. Eğer bu doğruysa sormak gerek “Nerede bu dışa -gönül vermenin ötesinde- el verenler, gelecek verenler…” İpuçlarını ister söylemlerin, sloganların, düşmanlık veya dostlukların ifadelerinde arayın ister yaşanan hayatın “gereksiz ayrıntılarında”…

Jenerik hedefler/akımlar ne söylerse söylesin, benim anladığım tam bağımsız, uygar ve güvenilir ülke; güç karşısında kendisini ezdirmeyen, iyi pazarlık ve iyi anlaşmalar yapan, kendi kaynaklarını değerlendirme yeteneğine kavuşabilen ülkedir. Enerji üretiminde bağımsızlık kendi petrol kuyularımızı açabilme iradesinden, besin alanında bağımsızlık, -diyelim- kendi kıl keçilerimizin korunup geliştirilmesinden geçiyor. Anadolu ‘nun bitki ve hayvanları üzerindeki genetik baskı ve tehditlere karşı koyabilme iradesinden geçiyor. Havada uçuşan süslü cümlelerin, sanal hedeflerle ilgili sanal temsillerin, yaşayan hayatla bağının ne olacağı şüpheli ama son günlerin gelişmeleri Türkiye ‘nin kendi kaynaklarına ve araçlarına güvenmeye başladığını gösteriyor.

Artık çoğu sinema filminin jeneriği allı pullu. İyi bir film izleyeceğimiz izlenimini vermekle kalmıyor, film süresince şekil müdahaleleriyle izleyen şekilden şekile sokulup, “iyi film izledik” yanılsaması yaratılabiliyor. Hatta filmin sözcüleri “yanıltıcı anafikirler” üretip, öykünün gerçekte “yaradığı işi” kamufle edebiliyorlar. Ama o hiç sözü edilmeyen asıl “işe” yarıyor. Kendisini “özgürlük ve demokrasi ihracatçısı” diye yutturabilen büyük güçlerle aynı dünyayı, aynı zamanı -teslim olmadan- yaşayabilmeye Türk’ün zekası yeter.

Bu düşünce zinciri “negatif yutturmaca”, “pozitif yutturmaca” diye sürer gider…