En iyisi ata binmek

Oyunun senaryosunun, kötülerin yok edilip, iyilerin kurtarılması şeklinde kurgulandığını düşünüyordum. Öyle değilmiş… Dök, vur, parçala, savur, patlat… Önüne ne gelirse; sokakta kendi halinde yürüyen insanlar, polisler, otomobiller, ağaçlar, hayvanlar… Her şey hedef… Hayatta kal ve şehrin altını üstüne getir… Bilgisayar oyunu tutkunları bilirler, Carmageddon oyunu 1997 ‘de piyasaya çıkmıştı.

Oyun, yeni yetişen nesiller için bir vazgeçilmez olduğuna göre; çocukların Carmageddon benzeri oyunların yanında, -sanal, plastik değil- gerçek bir “ata binme oyunu” oynamalarına olanak yaratmanın faydalı olacağını tahmin ediyorum. (Niyet üzüm yemekse, bu da bir sosyal politika aracı olabilir. Bilgisayar sayısı kadar at, internetkafe sayısı kadar çiftlik-kafe)

Biraz önce, FOX kanalındaki sabah programında bir “din otoritesi” konuşuyordu; “Kıyamet korkmamız gereken, kötü bir şey değildir.” ATV de akşam yayınlanan, Haluk Bilginer ‘in oynadığı “Polis” adlı film de, hem içeriğiyle, hem de “yayınlandığı saat ile”, felaketlerin algımızdaki hacmini ve yerini yeniden konumlandırdığımıza işaret ediyor. Amerika ‘da yükselen kıyamet özlemleri ise artık kulaklarımıza daha yoğun geliyor. “Üç günlük dünyada her şeyi gördüm, yaşadım; şu kıyameti de görmeden göçüp gitmeyeyim” diye düşünen insanlar gitgide artıyor. Bir by-pass ile, ruhani kıyamet-felaket zamanına müdahaleye yeltenmek… Amerika ‘da böylesi akımların yükselmesi anlamlı. “Tanrıyı kıyamete zorlamak”, “Mesihi dönmeye mecbur etmek” şeklinde ifade ediliyor. (1. ve 2. dünya savaşlarını da, zamanında armageddon olarak tanımlayanlar olmuş. İlk ikisi boşa gitti, umut üçüncüde…)

Armageddon, işte bu kıyamet öncesi “iyiler ve kötülerin” büyük savaşının adı. Carmageddon ise oyunun adı; isterseniz, başındaki car- yüzünden, arabaların yer aldığı felaket diye anlayın, isterseniz “carma” ‘yı ayıklayın… Carma, Hindu/Sanskrit kökenli bir kelime. Karşılığı “eylem”, üzerine düşen rolü oynamak…

Kontrol dışı sistemlerin sayısının ve etkinliğinin pek az olabileceğini varsaydığımız süper güç Amerika ‘da, bu tür “hurafeleri” de bir tür sosyal politika aracı sayabiliriz. Merkezi aklın benimsemiş olduğu doktrinin semptomları…

Hurafelerin yanında, daha somut içerikteki propagandalar da var hızıyla devam ediyor Amerika ‘da. “İslamofaşizm” hızla yayılmaya çalışılan bir kelime. İlk kez 2005 yılında Bush ‘tan duyduğumuz bu tanım, bir çok internet sitesinde grafiklerle, animasyonlarla anlatılıyor. İslamın radikal uçları, Hitler ‘e benzetiliyor. Sembolik öğelerde paralellikler kuruluyor…

Sosyal politika araçlarının, medya üzerindeki mutlak bir hakimiyetle (nasil beceriyorlarsa), azami ölçüde kullanıldığını uzaktan görebiliyoruz. Olayların -zaman ve mekan açılarından- epeyce uzağında olmak, insanı doğru anlamaya daha yakınlaştırıyor.

Kanımca, geniş çerçevede, ortak doğru tespit; merkezi bir aklın, doğal afetler dışındaki bir çok önemli olayı kontrolünde tuttuğu ve hedefine uygun bir şekilde yönlendirdiğidir. (Düşünce özgürlüğü içinde, düşünce kontrolü de dahil buna)

Akıl merkezinin ifade ettiği “niyete” –doğal olarak- itibar edilmeyince, atış serbest hale geliyor; Gölcük depreminin yapaylığından söz edenler olmuştu. Son bomba da İtalya ‘dan geldi; “Sicilya’da üç yıl önce çıkan bir dizi yangının dünya dışı varlıkların işi olabileceği öne sürüldü.” (Merkezi akla yeni bir rakip/ortak: Uzaylılar…)

Üzerinde anlaşma sağlanamayan nokta; hurafelerin ve somut gelişmelerin şifresini kimin formülünün deşifre ettiği ? Bize, bir formül yakalayıp rahata ermek düşüyor ama, bugünün ve yarının gerçeğini anlamak 100 yıl sonraya da kalabilir, imkansızlığa da uzanabilir. En iyisi ata binmek. Onun da rahatlatan, huzur veren bir yanı var.

04.11.2007

Akşam Ege