Erden Kıral, Çirkin Kral ‘ı anlattı

Uzun sanat hayatı boyunca , önemli bir hedeften, ürettiğinin bir “sanat eseri olması” hedefinden sapmayan ünlü yönetmen Erden Kıral’ ı dinleme fırsatı bulduk Urla ‘da. Necati Cumalı Buluşması etkinlikleri kapsamındaki bir söyleşide mikrofon başındaydı;

“Aslında iyi bir film yapabilmek için öyküye ya da romana ihanet etmek gerekir. Ama güzel ihanet etmek gerekir.”

“Mavi Sürgün ‘de beni en çok ilgilendiren, baba katliydi. Bu kadar hümanist bir insan, büyük bir entelektüel kendi öz benliğine bir saldırı olduğunda bir cinayet işleyebiliyor. Neden bu cinayeti işledi, bu sorunun üstüne gittim. Yakınlarıyla konuştum, üstü örtülü de olsa bu durumu kabul ediyorlar.”

“Ülkemizdeki senaryo yazarlarına güvenmiyorum. Dünyadaki ustalarıma bakıyorum, yanlarına bir edebiyatçı alıyorlar. Onunla birlikte senaryoyu oluşturuyorlar. Ben de bunu denedim. Ben edebiyatçı değilim. Benim hayallerim var, onları gerçekleştirmeye çalışıyorum.

Baskı dönemlerinde, anlatmak istediklerimizi sağ elimizle sol kulağımızı göstererek anlatıyorduk. Yani metaforlarla anlatıyorduk. Seksenli yıllarda böyle yapılan filmler aşılamadı. Mesela Carlos Saura İspanya sinemasının en güçlü sinemacısıdır, bunu da Franko ‘ya borçludur. Çünkü faşist yönetim yüzünden anlatmak istediklerini metaforlar ve mecazlarla anlatmıştır. Böylece ortaya çok güzel sinema çıkmıştır. Polonya sineması da öyledir. Sonra, göreceli özgürlük ortamı geldiğinde kalakalmıştır. Saura, İspanya ‘ya demokrasi geldikten sonra, eski filmlerini aratır filmler yapmıştır.”

“Yılmaz bende derin izler bıraktı. Senaryoyu çok iyi yazardı. Cezaevinde bana senaryoyu okurken onun yüzünde filmi görürdüm. Yılmazla ilgili hikayemi ileriki yıllarda kitap yapacağım. 1965 yılında tanıştık. Bir Yeşilçam yazıhanesinde. Büyük bir kapı açıldı, üzerinde beyaz bir takım vardı, kafasında bir fötr şapka vardı…”

“Güney dergisinin temelleri Kayseri ‘de atılmıştı. 75-80 bin satmaya başlamıştı. Sonra ben ayrıldım Nihat Behram geldi. Öyle sivri yazdılar ki, kendisi 500 yıl ceza yedi Nihat Behram da 300 yıl ceza yedi. Bıraktığımı İzmit cezaevinde açıklamıştım. Bırakıyorum deyince, denize doğru baktı ve ağladı. O zaman, koca bir adamın nasıl çaresiz olduğunu gördüm ve içim paralandı ama kararlıydım, bıraktım.”

 

Urla Belediyesi ‘nin destekleriyle 7 yıldır devam eden Necati Cumalı etkinlikleri Urla ‘da üç gün sürdü. Paneller, söyleşiler, kahvehane gösterileri…Sunumların merkezinde Necati Cumalı ve eserleri vardı. Urlalı genç tiyatrocular içlerinde filizlenen sanat aşkının enerjisini oyunlarına yansıttılar. Panel ve söyleşilere ilgi yok denecek kadar azdı. Yazar Tacim Çiçek, 2006 da hayata veda eden hikayeci ve romancı Muzaffer Buyrukçu ‘nun dramını anlatırken; “Vefa, sadece İstanbul ‘daki bir semtten ibaret olmamalı” dedi.

Dinlerken, vefanın anlamını aradım; temelde, karşılık beklemeden verme ya da karşılığı önceden alınmış, bir dengesizlik hissi yaratan durumu dengeye kavuşturma eğilimi… Sonra aklıma sorular düştü; sıradan insana kıyasla, kalabalıklarla kucaklaşma ayrıcalığına kavuşan yazar için, yalnız kalmak kader midir ? Kitap üzerindeki isimle, o satırları yazan kişi arasında işin doğası gereği bir kopukluk mu vardır ?

Ayakta kalmak… Hatırlanmak… Eğitmek… Belediyeler, kaymakamlıklar, valilikler ilgisiz kaldığında; geçmişin, kelimelere, tuvallere, sahnelere yüklediği enerjiyi yeni nesillerle buluşturma yeteneğimiz nedir ?

13.01.2008

Akşam EGe