Ganj ile Kulleteyn ‘in bağlantısı

Son Pazar yazımda ailecek bizi yatağa düşüren soğuk algınlığından bahsetmiştim. Anti biyotiklere de sitem etmiştim. Hastalık halen devam ediyordu ve ben ilaç kullanmayı kabul etmemiştim. Şimdi sonucu açıklayabilirim; büyük olasılıkla aynı mikrobun saldırısına uğradık, onlar (eşim ve bebek) ilaç desteğiyle 6 günde iyileşti, ben ilaçsız 4 günde… Mutlaka başka etkenler de vardır ama geçmişte sıkça ilaca başvurmuş birisi olarak, ilaç kullanılmadan atlatılan hastalıklar sonrasında bedenin yeniden doğmuş zindeliğini ve hafifliğini hissediyorum. Her seferinde o renkli kutulara başvuranlar, ilacın artı yorgunluğuyla o hissi tanıyamıyorlar…

Toplumsal yaşamda “yararlı cemiyetler”, “zararlı cemiyetler” diye nasıl ezberletildi ardından, yararları ve zararları üzerine ortaya atılan yeni teorilerle kafalarımız karıştıysa, “mikroplarla” ilgili ezberimizi sarsacak yeni bilgiler de dolanmaya başladı.

Gazetelerin bir günde okunup tüketilme özelliği internet sayesinde ortadan kalktı. Artık günlük gazetede yer alan bir yazı dijital marifetle çok uzun dönem başvurulabilir kaynak haline geliyor. Bu yüzden Tuba Akyol ‘un bakterileri ve Ganj Nehrini konu ettiği yazısının Milliyet ‘in 11 Haziran 2006 tarihli sayısında yayınlanmış olmasının pek bir anlamı kalmıyor. Akyol değerli bilgiler derlemiş bu yazısında ve Hintlilerin kutsal saydığı nehrin 100 ml ‘sinde 1.5 milyon bakteri olduğunu söylüyor. Normal değer 500 bin. (Turan Dursun ‘un Kulleteyn ‘i geldi aklıma)Akyol dönüyor insan vücuduna… Yetişkin bir insanda 1000 den fazla türe ait 100 trilyon civarında bakteri olduğunu söylüyor. Bu bakterilerin insanın sağlıklı yaşamının önemli parçaları olduklarını başka kaynaklardan da öğrendim.

İlk antibiyotik Penisilini bulan Louis Pasteur söylemiş: “Bir çok hastalığın üstesinden geleceğiz. Ancak iyi huylu bakterilerin insan vücudu için hayati öneme sahip olduğunu unutmamamız gerekiyor…” 1877 den bu yana antibiyotiklerin bakterinin iyisini kötüsünü ayırt edebilme yeteneği ne kadar geliştirildi ? (Ya da kötüyü iyiye dönüştürme…)

Bakterilerin iyiliğinin ve kötülüğünün pek göreceli olduğunu da öğreniyorum. Antibiyotikler o an “zararda” olanları yok etme niyetiyle alınırken, iyi huylu olanları da mutasyona uğratabiliyorlarmış.

Gelelim doktorların antibiyotik yazma eğilimine… Ben bunu normal doğum yerine sezaryeni tercih etme eğilimine benzetiyorum. Doğal olanda çoğu zaman küçük bir risk söz konusu. Bebek serbest kaldığında kasları ve kemikleri gelişecektir ama sobaya uzanıp elini yakma riski de vardır, gibisinden… Sezaryen, normal doğumun bilinen/bilinmeyen tüm sağlıklı yanlarını ortadan kaldırmakta ama aynı zamanda normal doğumda meydana gelebilecek risklerin uzağında kalmayı da sağlamaktadır. Böylece –genellikle özel hastanelerde- sezaryen talebi doktoru risklerin sorumluluğundan uzaklaştıran bir formül olarak benimsenmekte…

Ufacık bebelere, öksürük-ateş-halsizlik üçlemesinin vazgeçilmezi haline gelen antibiyotik yazılmasının altında da benzer nedenler hissediyorum. Antibiyotikle risk en aza indirilecek, gün kurtulacaktır. Kolayca antibiyotik kullanımından dolayı oluşabilecek rahatsızlıklar, bu gün reçeteye yazılanlarla ilişkilendirilemeyecek kadar uzağa gidecektir. Hatta tıbben bir sebep-sonuç bağlantısı kurulamayacak kadar karmaşık beden fonksiyonları arasında aldatıcı “sebepler” görülebilecektir…

Yapay müdahale gerektiren mikrop türleri hariç, bedenin yürümek, koşmak gibi yaşamının bir parçası haline gelmiş zararlılarla mücadelesinde onu kendi haline bırakmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Gelişmeleri mutlaka kontrol ederek… Tıbbi bir iddia ile değil, felsefik bir iddia ile…

03.02.2008

Akşam EGe