Geleneksel biyolojik dünyamız

Bundan önceki Pazar “iyileştik” demiştim ya… Şimdi sözümü geri alıyorum. “Önceki gün tekrar iyileştik” Virüs müdür, bakteri midir nedir, kısaca “mikrop” diyelim gitsin; bize iki gün soluk aldırdıktan sonra tekrar hakimiyeti ele geçirdi. Bu yaşa geldim ben böylesine rastlamadım. Aşırı halsizlik, baş ağrısı ve bedenin beslenmeyi ve sindirmeyi reddetme halleri… Tanıdığım bir çok kişinin benzer belirtilerle yatağa düşmesi nedeniyle, bunu tekrar yazıma konu ediyorum. Hatta Seferihisar Devlet Hastanesi ‘nde 50 kişinin yattığını da duydum ama bu bilgiyi doğrulatamadım.

İngiltere ‘de ocak ayı başlarında görülmüş Norovirüs salgını. 2 milyonun üzerinde kişiyi etkilemiş, kimi okullar tatil edilmiş, kimi hastaneler karantinaya alınmış. Mikrobun bize de uğrayabileceği üzerine kaygılar vardı. Taradığım haberler arasında Türkiye ‘de de görülmeye başlandığıyla ilgili kısa bilgilere rastladım. Yazılanlarda norovirüsün yol açtığı hastalık belirtileriyle bizim ve duyduklarımızın aynı belirtiler olduğunu gördüm. Bizde resmi bir açıklama olmadan yağmur altında ıslanmak dahi, yağmurun yağdığına iddiadan öte bir özellik yüklemeyeceğinden hareketle, norovirüs değilse bile, başka bir mikroptan kaynaklanan ciddi bir salgın söz konusu gibi görünüyor. Nasıl bir mikropsa artık, ev halkını zombiye çeviriyor; zorunlu hallerde bir gayret ayağa kalkılıyor, on dakikada yan odaya… İnsan kuş misali…

Antibiyotiklerin virüslere bir etkisi yok ama hastalık nedeni bakteriyse, alınan ilacın kapsama alanındaysa… Yut gitsin… Ya tutarsa… Tutmazsa öldürecek değil ya…

Bu sebeplerden ötürü, hastalığın ikinci perdesinde aile doktorumuzu rahatsız etmedik. Kendi yağımızla kavrulduk, bol sıvı aldık, meyve yedik, istirahat ettik, ilaç içmedik. Oysa ilk gittiğimizde doktorumuzdan şöyle bir şey duymayı ümit ederdim: “Belirtiler x mikroba işaret ediyor, bununla ilgili bölgeden bize zaten uyarı geldi… Bu salgınla ilgili bilgi ve donanımımız tamdır, kullanmanız gereken ilaçlar şunlar…” Bu kadar…

Kamu sağlığı kişisel, iyi niyetli fedakarlıklarla olmuyor, organizasyon gerektiriyor. Öldürmeyen, süründürmeyen de ama uzun vadedeki zararları henüz bilinmeyen GDO lu besinlere ne demeli… Sevgili Nedim Atilla hafta içi konu etti köşesine. GDO (Genetically Modified Organisms-Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), sofralarımıza geliyor, oturup afiyetle yiyoruz. Mısır, domates, patates, pirinç, buğday… Dikkat ettiyseniz, son senelerde mısırların taneleri irileşti ama tadı tuzu kaçtı. Hiç eski lezzet yok. Domates, biber… Öylesine… Serbest Pazar, serbest ekonomi diyerek, tüketicinin tercihine bırakılacak konular mı bunlar ? Devlet kapıda durup, gelen ürünleri, ilaçları, tohumları vs. kontrol etmez mi ? “Kendi ülkende bunları satıyor musun ?” diye sormaz mı…

Az masraf, az zaman, çok üretim düsturlarıyla hareket edenler artık genlerle de oynayabiliyorlar ve miktar/fiyat olarak optimize edilmiş besinleri soframıza koyuyorlar.

Anadolu ‘da yüzyıllardır yaşayan insanlar olarak, bizim içli dışlı olduğumuz biyolojik çeşitlilik –kötü bakteriler dahil- dayanıklılığımızın bir garantisi. Geleneksel biyolojik dünyamıza sıkı tutunalım.

10.02.2008

Akşam Ege