GÜZELE YOLCULUK

GÜZELE YOLCULUK

Haydiii
Dolmuş kalkıyor !
Güzele gidiyor
Haydi bir iki
Dolmuşlar kalkıyor !
Dolmuşlar yolu yarıladı
Dolmuşlar aktarma istasyonuna yaklaştı…

Her çığırtkan kendi dolmuşunu göklere çıkarıyor.
Her çığırtkan kendi hedefine “en güzel” diyor.

Muhittin orta yerde, bir sola bakıyor, bir sağa bakıyor.
Bir geriye, bir öne.
Muhittin de gideceği yerle ilgili düşünüyor.
Kastedilen “güzel“, maddenin uçucu güzeli.

Her biri “ben iyiyim” diyor
Her biri “o kötü” diyor.

Burası DOLMUŞLAR DURAĞI

Muhittin ortada. Muhittin şaşkın.
Kalabalıklar akın akın dolmuşlara biniyor.
En güvenli alanın kalabalıklar olduğundan kimsenin şüphesi yok.
Çocukken öğretilenleri tekrar etmenin dayanılmaz rahatlığını herkes tecrübe ediyor.

Muhittin kafasını nereye çevirse, dev led ekranlar.
Renkli camlar “gerçek gibi”…
Orada görünenler “gerçek gibi”
Suçlar, suçlular, kötüler, taşlanacaklar “gerçek gibi”

Muhittin ‘in mırıldandığını duyan bir grup üzerine yürüyor.
“GİBİ YOK… GERÇEK…
TAMAMEN GERÇEK…”

Evet gerçek.
Verilen tepkiler, öznenin sanallığını umursamayacak kadar gerçek.
Gözleri, olaydan/kişilerden ayırıp; olayı algılayan, değerlendiren ve hüküm verenlere çevirecek kadar gerçek.

Dev ekrandan kötü tarifleri arka arkaya geliyor.
Taze kötünün” dilinden dökülenler alay konusu oluyor:
“Haksız olmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır”

“Haksız olmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır”
Sonra…
Sonra…
Alarm eşliğinde yeni kural duyuruluyor:
“Saat 8:30 a kadar taş atmak yasak, 8:30 dan sonra gül atmak yasak
Heyhat ?
Dolmuşların şoförleri mi değişmiş, sahipleri mi değişmiş ?
Ahali tereddütte ?
Nereye gitmek istiyorsun ?
Yolculuk nereye ?
Varmak istediğin yer ?
Sıradakilere tek tek soruluyor…
Görevli geçmiş taraması yapıp, uyumluluk puanı çıkarıyor.
Puanı yüksek olanlar SEVİNİYOR
Puanı düşük olanlar ?
Küçük bir azınlık aldığı uyumluluk puanının düşük olmasına seviniyor.?

Ve görevliler ısrarla aynı soruyu soruyor;
“Varmak istediğin yer neresi ?”
Sırası gelen, herkesin yaptığını yapıyor.
Dev monitöre dönüp, güncel/anlık hedefi öğreniyor, cevabını veriyor.

Muhittin yere çöküyor.
Elindeki elektronik kütüphaneden sözlüğü açıyor.
Fragman: Bir sinema filmini tanıtan film parçası, tanıtma filmi
Teaser: Tahrik… Ana ürüne dikkat çekmek üzere kurgulanan kısa yapım.

Bir süre sonra durak alanında orta yerlerde oturan, sıraya da girmeyen Muhittin diğerlerinin dikkatini çekiyor. En ateşlileri öne atıyor;

“Kötü kimdir ? Söyle !”
“Düşmanlarını say ! ”
“Yolculuk nereye söyle !”
…………..

Bu rüya mıydı ?
Neydi gerçek denen ?
Muhittin çantasındaki taşı çıkardı. Kalabalık bir anda irkilip bir kaç adım geri çekildi. Kimi yere çömelip kafasını elleriyle korudu, kimi bavulunu kalkan yaptı…

Muhittin taşı evirip çevirmeye başladı elinde.
Gözünü ondan ayıramıyordu.
İçinden mırıldandı:
“Sağa çeviriyorum rakama benziyor.
Üstten bakınca harf
Yandan bakınca bir yüz
Biraz çevirince kaplan,
Biraz çevirince martı…”

Mırıldandı:
Kötü olan benim
Eksik olan ben
Yanlış olan ben
Yıllar var çözemedim
Yakışmadı bana
Aldığım nefese
İçtiğim suya

Aradığım kötü benim
Eksik ben
Göremeyen ben
Duyamayan ben”

Derken Aşık Mahsuni nin sesi yayıldı meydana:

“Kazan karadır dibin
Senden kara sahibin
Derde düşmüş garibin
Vardıkça var üstüne

Keser döner sap döner
Perdenin arkasında
Meclisin gerisinde…”

Keser döndü sap döndü
Gün geldi devran döndü

Keser yine döndü sap yine döndü
Keser bir daha döndü, sap bir daha döndü

Öyle kararlıydı ki öğretmeye…
Dolmuşlar durağının cazibesi kalmayana,
Her birey –kendisine özel kapıyı– tıklayana…
…………………..

Hak, son’a “güzel” diye yazmıştı
Öyleyse güzele yolculuk olay/zamanın seçeneksiz yoluydu

Her düşünenin acıyı kendine yakıştırmama hakkı vardı.
Ve o hakkın talebiyle ilgili kriterler tarihte yazılıydı,
Dolmuşlar durağındaki dev ekranlarda da formüller geçiyordu

Goygoycular dilleriyle “yürü“, elleriyle “dur” diyorlardı…
Acı çekme özgürlüğünü kullananlar için dua edenler vardı.
Onlar, “bütünleme sınavında başarıyı haketsinler” diye dua edenlerin sayısı giderek artıyordu.

Her Hak ‘sızı, Hak ‘lı edene kadar sürmeliydi bu yolculuk.
Nazarlıklar denizinin çakılları altınmış meğer…
Görene kadar…

Hayatın darbeleri…
Darbe üstüne darbe…

Arbede sırasında aniden bir zelzele başlayınca herkes durdu.
Neyse ki kısa sürdü.
Orta yaşlı bir adam: “Düşünmek suç değildir” diye bağırdı. Ahali onu alkışlamakta tereddüt yaşarken, genç bir kız sesini yükseltti;
Düşünmemek suç olabilir
Düşünceyi kiralamak sıkıntı nedeni olabilir

Muhittin oturduğu yerde gelişmeleri ilgiyle izliyordu.
Genç kız koşar adımlarla yüksek bir yere çıktı:
“Bizi var eden, düşüncelerimizi de bilir.
Korkularımızı, nefretlerimizi, özlemlerimizi, kanaatlerimizi, bir kişi hakkındaki fikirlerimizi…
Aynı zamanda kaydeder.
Şimdi kendi hayalimi söylüyorum size…
Günün birinde
Günün birinde
Şu gördüğünüz DOLMUŞLAR DURAĞI tabelası var ya…
Orada OLMUŞLAR DURAĞI yazısını görmek…”

Bu nasıl olacak ?
Bu nasıl olacak ?

Muhittin, isyana dönüşen, darbeye dönüşen, zelzeleye, sele dönüşen yolculuğun gönüllere teğet dokunan yanının öğretmenliğine; daha bir güven duydu.

Yolun başının/ortasının acısını sefaya dönüştüren şey; o yolun sonuna yazılmış: GÜZEL.

Yolculuktaki tüm dertler hoş gelir sefa gelir.
Milyonlarca mezunuyla Sevgi Orda sı türküler okuyacaksa
İzmir in dağlarında açacak çiçeklerin, dünyayı kucaklayacağı yazıldıysa…

“Çok şükür, çok şükür
Bu günü de gördüm
Ölsem gam yemem”

Başka nerede hedefini bulabilir ki bu sözler ?
Mutluluğun resmi değil, mutluluğun taa kendisidir trenin menzilini bulmak… Bilmek…
Hele bir de düdüğünü uzunca öttürüp, tatlı bir sarsıntıyla hareket edince…
Deymen gari Muhittin in keyfine…

A.E.
6.10.2018