HAKİKATIN, TEHLİKE VE KORKUYU UZAKLAŞTIRMA GÜCÜ NEREDEN GELİYOR ?

GERÇEK, diyecektim… Gerçek yolları tıkamış.
En Gerçek, Saf Gerçek, Öz Gerçek, Süper Gerçek diyene kadar; HAKİKAT bir çırpıda derdini anlatıyor.
Hakikatı farklı kılan: “kolay ulaşılabilir” olmaması.
Birazcık çaba istiyor.
Suzanno Tamaro nun şu kitap kronolojisi aşamalara ipucu olur mu;
– Yüreğinin götürdüğü yere git 1994 (Gittik de, sonuç ?)
– Yüreğimin sesini dinle 2006 (Benim yürek aldatıyor galiba bi de seni dinleyelim)
– Düşünen bir yürek 2016 (Hah… Kumanda madem onda, düşünmeyi de o yapsın)
Tamaro ‘nın bir sonraki kitabı için isim önerim;
– Yüreğin sesini taklit eden kim ?

Hakikat.
İnsanlığın “hakikat arayışı” bitmediğine göre, bu hakikat henüz bulunmamıştır. Bulunduysa da  bir yerlerde yazılı değil. Yazıldıysa da, bildiğimiz türden bir okumayla algılanabilir değil.
Sonuçlara bakınca da aynı yere çıkıyor;
İnsanlığın şu anki durumunun resmi, hakikat ile buluşulamadığını gösteriyor.
Hakikat denilen şey, genel olan resimde radikal bir değişim yaratmayacak ise başka neye yarayacaktı ?
Böylesi topyekün yeni bir sıçrayışın minyatür versiyonu bireyin yeterliliğini aşacak kadar zor değil.
Yani birey olarak da test etmek mümkün.

KORKUNUN ECELE FAYDASI VAR

Ama nasıl bir korkunun ?
Korkmaktan korkmayan bir korku.
Korku öznesini yok sayıp ötelemeyen, ertelenmiş olan her kişisel felaketi masanın üstüne yatırıp anlamaya çalışan bir irade.
Gelecekteki, son daki tehlike üzerinden hissedilen korkunun, korkacak bir şey olmadığını öğrenene kadar masa üzerinde durması.

Hani günlük hayattan tutun, orta/uzun vadeli tedirginliklerimiz, çekincelerimiz falan var ya…
Sosyal medyada, beğendiğimiz halde bunu ifade etmekten, beğenilmeme korkusuna kadar…
Korkacak bir şey olmadığını öğrenene kadar, onu öğrenme ihtiyacı hissettirecek kadar korku…

Bir açıdan…
Biz ki, gerçekleşeceği KESİN OLAN; doğduk büyüdük ve 70-80 yaşında öleceğiz “normalinden” korkmuyoruz !
Başka ne korkutabilir ki ?
Arada, gerçekleşme ihtimali KESİN olmayan şeyler mi ?

Şu YER, yaş ilerledikçe daha fazla çekmeye mi başlıyor nedir…
Sanki kütleyle, çekim kanunlarıyla makul kabul ettiğimiz YER ÇEKİMİ başka araçlar da kullanıyor, bedenin hareket kabiliyetini gittikçe düşürüyor…
Yatılan, oturulan yerden ayağa kalkmak bile bir azaba dönüşüyor. Yıllarca hoplamış, zıplamış, koşmuş beden bu muydu… En çok sahibini şaşırtıyor. (Halbuki fazlasıyla kas var )
Hastalıklar, hastaneler de RUTİN ler arasında.

Eh…
Bu rutin, bu “normal” beni korkutmuyorsa, başka neden korkabilirim ki ?

Queen ne diyordu:
Another one bites the dust
Fredy Mercury…
Biri daha toprağı ısırdı. Aha işte biri daha yere düştü, tozu yuttu.

Bas ve davullar balyoz gibi vuruyor. Güm güm güm…
Bites the dust
Şarkı sözlerinde makineli tüfenkler, yumruklar falan da geçiyor. Uzun seneler bunun bir savaş sahnesini anlattığını sandım. Savaş karşıtlığını sanatla anlatmak !…
BİTES THE DUST

Ama…
BİTES the yalısına varmadan Halilim, aman koptu…
Ne savaş, ne atom bombası.
Ormancı birisine gıcık olduğu için masaya yıkıp can alıyor.
Köye yoktan bir acı bırakıyor.
Bu o köyde ve türkülerde kalsaydı iyiydi. Şimdi tüm dünya köyünde, her gün, her an, her yerde, kem sözden fiziksel şiddete uzanan yelpazede ormancının hikayesi…
DEVRİM… DEVREDEN ŞEY…
Devrim hep bir umuttur ya. Tarihte de yapılmıştır. Hesapta iyi bir şeyler olmuştur!
Bir şey devrilir yerine yenisi konur gibi… Hükmeden pusulayı şaşırmıştır!, toplumsal muhalefet, hadi sosyal sınıflar diyelim, hareketlenir.
Çeşitli araçlarla iktidarı ele geçirir ve yeni dönem başlar.
Hani ne oldu ? Değişen ne ?
Birey attan inip arabaya mı bindi ?
İyi, binsin, ne oldu… Ne değişti ?
Hakikat ile mesafe aynı… Rutin aynı rutin.
Geniş halk kitleleri, iktidar olduğunu sanır (bu baya inandırıcıdır), konforu artar… Konforlu hastanelere kavuşmak herkesin hakkıdır, bu hak kimseden esirgenmez.

Aynı rutinin DEVREDİP durması…
REVULOTİON kelimesi de aynı şeyi anlatıyor.
RE = Tekrar eden
VULOTİON= Dönme hareketi
Araba motorlarında Volan var. Krank milinden hareketini alır, motorun diğer elemanlarını periyodik ve senkron hareket ettirir. Yarım metreye yakın  çapta bir disk.
Eskiden dişli volan kullanılırdı. Triger zinciri takılırdı.
Mühendisler ve araba üreticileri devrim üstüne devrim yaptılar ! Artık yoğun olarak TRİGER KAYIŞI kullanıyoruz.
Devrim üstüne devrim. 1800 lü yılların sonlarında icat edilmiş 4 zamanlı, içten yanmalı motorun “modernlerini” kullanıyoruz.
Triger zincir iken daha uzun gidiyordu. Kayış devrimiyle değişim zamanı kısaldı.
Demin bir haberde bir ustanın çırağına triger kayışıyla vurduğunu söylüyordu. Zincirden vazgeçilmesinin tesellisi…

İşte devrim böyle bir şey.
Dön dolaş aynı yer.
Atlı karınca.
Bizim köydeki harmanlar gibi. Dövenin üstünde dur.
Dön baba dönelim.
Dövsün dursun.
Dede dönsün, baba dövsün, çocuk dönsün, torun dövsün.
(Son elli yıldır kaç ebeveyn kendilerini teğet geçen dövgüleri çocuklarında görmüştür)

En iyimser tahminle zaman/olay, çapı aynı genişlikteki yüzlerce dairenin helezonik biçimdeki volanıdır.
Devrimler, siyasi aktör, dönem değişiklikleri de, döngüyü unutturan parıldamalar.

Şimdi geldim, zurnanın zırt dediği yere:
Sosyal ilginin, sosyal umudun merkezine oturtulmuş olan ne varsa, bireyin dışındaki şeylerdir.
Gerçekleşse de, umut olarak kalsa da bireyin uzağında.
“Kötü” olan uzaktaki. “İyi” olan uzaktaki.
Sahne en fazla, bir kaç halka genişler, bir kaç halka daha genişler, her şey orada olur biter.
Diyelim, “iyiler” kazanır, birey yine, kendi HAYATİ önemdeki farkındalık yolculuğunun dışında kalmış, bir sonraki iktidar-memnuniyetsizlik eşiğine varana kadar yeni dönemin sarmalına katılır.
Bu dairesel kısır döngüden kurtulmak köşeli bir sıçrayışla mümkün.
Çünkü çok açık biçimde, insanın kendisine bir iyilik yapmasının yolu kendine ait rutinleri gözden geçirmesinden başlıyor. Bu “rutinlerin” diğer herkeste de var olması, DOĞRU olanın adresini değiştirmiyor.
Topraktan gelip, yine toprağı “mecburi istikamet” saymaktan vazgeçmek, bunun ilk düşünsel adımı olabilir. Bu “ezber” kabulleniş sorgulandığında, insanın BİR İNSAN olduğu daha yoğun akla gelir.

Dünya doğuracak ve yutacaktır.
Önce besleyip büyütüyor, sonra…
OBRUK olup yutuyor.
OBUR olan Dünya ?
Yok… Bu kendi oburluğuma verilen bir yanıt da olabilir ?

Üstündeki her şeyi doğurup yutan dünyaya kafa tutmaya tek müsait tür hangisi, belli…
İNSAN
Çünkü insanın AKLI var.
Çünkü insanın kendi eksiklerini arama, bulma ve giderme yeteneği var.
Yüzlerce, binlerce yıl “Kabahat sende“, “Kabahat onda” diyen  insanın, KENDİ EKSİKLERİMİ ÖĞRENMEK VE GİDERMEK İSTİYORUM diyecek gücü var.
Böylesi bir talebin ve sonuçlarının doğrudan KENDİ LEHİNE olduğunu, kavrayacak kadar algısını geliştiriyor.

Kişisel hayatımızda aynı değil mi. Kaç kez hata yapa yapa yılları geride bıraktık. Çeşit çeşit eksiklerin doğurduğu tepkiler ders oldu, yolculuk devam etti. Bir yaşa geldik, “olduk” dedik.
Bu “olma” nın yaşayan karşılığı, kalabalığın ortalaması.
Herkes gibi ekonomik standarda kavuşmak, herkes gibi barınmak, eşya sahibi olmak, yemek içmek, bir kaç grubun üyesi olmak… Sabıka kaydı da temiz. Birine bir kötülük ettiğimiz de yok. Olma şartları yerine geldi. Defter kapandı.
Sevinç ve Dert paylaşımlarıyla bir ruhsal güvence gibi duran bu “olma” hali, aldatıcı olduğunu bize ömür boyu defalarca fısıldıyor. Son ısırığı toprağa atmaya yaklaştıkça DANK ediyor… Ama çok geç.
İşte bu HAKİKAT denilen şey, herkesin benimseyip bir NOKTA koyduğu olmuşluk halini sorgulama, daha doğrusunu, en doğrusunu, onun da en doğrusunu aramaya niyet etmedir.

Bulgular dinamiktir, uygulamalar dinamiktir. Olma defterinin hiç kapanmama halidir.
Bireyin kişisel biyolojik, sosyolojik, ruhsal sürecini derinden etkiler; böylece uzun vadede korku ecele faydalı hale getirilir.

Eksik, donanımsız olmanın; kabul gören “normaller” ile sınırlı olmadığını düşünüyorum.
Şahsen; çeşit çeşit hastalıklar beni bekliyorsa, 70-80 yaşlarında toprağı ısıracaksam, bu bizzat kendimin EKSİK ve DONANIMSIZ olduğumun kanıtı.
Ama menzil standardı yükseldiğinde, Dünya yı koruyucu, gözleyici olsun diye AKIL ile onurlandırılıp gönderilmiş olan İNSANA, böylesi bir kısırdöngünün yakışmadı düşüncelere hücum ediyor.

Ve bu ortak bir NORMAL ise ve ortak bir SIKINTI ise, herkesin paylaştığı, yaşadığı bir eksiklikten kaynaklanıyor olmalı.

Hiç bir “MÜKEMMEL İDEOLOJİ“, hiç bir “MÜKEMMEL ÖRGÜTLENME” bedenlerimizin doğa ile alışverişiyle ilgili değil…
Ve bu konuda bir önerisi yok. (Fabrika bacaları ve atıkları asıl büyük meselelerin örtüsü… Sonra anlatırım)

Bu da kendime şu soruyu sormama neden oluyor:
Mikro organizmasından makro canlılara kadar, yaşam benim varlığımdan memnun mu ?
Memnun değilse, bedenimi erkenden toprakla buluşturup, sonraki nesillerde denemesini sürdürecek midir ?

Tehlike ve korkulardan çıktık yola.
En göz önünde duran şeyin, isabetsiz biyolojik konumlanma olduğunu düşünüyorum.
Yukarda bahsettiğim Volan ve zincirini, BESİN ZİNCİRİ sayarsak, İnsanın bu zincirin içersinde abartılı bir yoğunlukla yer alması; hem birey bazında hem de toplum bazında geri dönüyor.
Zincirin uzun yıllara yayılan tahammül süresi, direnç süresi, ayrı bir konu.
Bilirsiniz, doğada türler, koloniler arası savaş ve denge var.
Bir bakteri kolonisi diğer bakteri kolonisiyle savaş halindeyse denge kurulana kadar bu devam ediyor. Bir tarafın bakterisi demiyor ki; “Bize zarar veren senin dedendi. Seninle işim olmaz”
Evet. Aşırı yoğunlukla yer aldığımız doğanın böylesi bir işleyişleri var.

Geçenlerde güzel bir söz gördüm:
“İnsanların içinde birine öğüt vermek ona en büyük hakarettir”
“Suç” ve “suçlu” tarif etmenin kırıntıları dahi üzerimde kaldıysa, bir an önce kurtulmak en büyük dileklerimden. (Gerçek üzerindeki örtü kalksın kalkmasına da… Bu “hakikat sevdasının” birilerini dövmüş olmaktan başka bir sonucu olmayan İNSAN GÖMMEYE kadar uzanmasında bir fayda gözükmüyor.)

Bu bir durum tespiti ve ifade etmemenin yükünün, ifade etmekten daha ağır olması muhtemel. (Bildiği halde susanların dikkatine !)

Ve korku dediğimiz şey…
Yaşamda her şey birbiriyle iletişim halinde.
Bizim teknolojiyle kurduğumuz iletişim, bunun yanında solda sıfır kalır.
Aynı zamanda öğeler arası koordinasyon hayal gücümüzü aşan düzeyde.

Mesele, tedbir alıp, olası tehlikelerden korunmak, olası tehlikelerin korkusunu üzerimizden atmaksa; önerdiğim tedbir, rutinleri gözden geçirmek, bedenin doğa üzerindeki yükünü hafifletmek.

İhtiyaç fazlası tüketim ile yolda aracın su kaynatıp conta yakması arasında bağlantı olabilir.

Sarf edilen enerjiyi karşılayacak kadar tüketimle de, çok hızlı ilerlerken yola çıkan köpeği ezmemek için yavaşlamak, böylece 50 m ilerde freni boşalmış kamyona çarpmamak arasında bağlantı olabilir.
Aracın on takla atıp içindekinin burnunun bile kanamadan dışarı çıkması, onun yaşam tarzıyla ilgili bir umuda dikkat çekiyor olabilir.

O zaman bildiğimiz sebep sonuç bağlantılarına takılı kalıp, aracın tüm bakımlarını yaptırmakla “eşek sağlam kazığa tam bağlanmış” olmuyor.

Görebildiğim kadarıyla, doğa insana ihtiyacı kadarını gönüllü veriyor.
Tüm ürünlerini erişime açık tutuyor, kendi “gönüllülük sınırını” ve tüketicinin “ihtiyaç” tanımını insanın keyfiyetine bırakıyor.
Burada kritik soru:
“Bedenimin enerji ihtiyacı ne ? Ne miktar besinle bu ihtiyacı karşılarım ?”
Ya da;
“Bedenimin doğa üzerindeki yükünü nasıl hafifletirim ?”
İşte bu “yük hafifletme” çabasının bireyin kendi lehine bir girişim olduğu nasıl ifade edilebilir ?

HAKİKAT, MUCİZE İÇERİKLİ…
Mucize dediğimiz şeyi SOFT ve HARD olarak ikiye ayırayım. Küçük çabalarla herkes bunlara şahit olabilecek mesafede.
MİRACLE mucizenin ingilizce karşılığı.
MİRAÇ ise insanlığın zaman ve madde kavramını yeniden tanımlanmasına kadar götürecek bir örneklenmiş anlatım, bir mucize, bir merdiven, çıkış, yükseliş…
Yer de başlayıp yerde biten dönme dolabın alternatif menzili.
(Ahura Mazda nın tanıdık ikonunda dairesel kısır döngünün kanata dönüşümü anlatılıyor. )

(1400 yıl önce miraç olayı gerçekleşiyor)

24 kasım öğretmenler günü.
Onların ve hepimizin, en kapsamlı öğretmeni yaşam…
Bize “tarih” üzerinden bir mesaj veriyor mu bakalım;

KASIM=MİSAK=ANTLAŞMA=SINIR
2=Z
4=A
24=ZA=AZ
AZ KAS
AZ KASLI

Siz hiç “çok kaslı” bir uzaylı gördünüz mü ?
GRENZE(alm)=SINIR
RENK, ENSE, GRİ
Enseyi karartmak: Umutsuzluğa kapılan insanın başını yere eğmesiyle güneş alan ensenin renginin koyulaşması.
KAS, aklı ile doğada var olan insanın, akla muhalif varoluş formüllerini sembolize ediyor olmalı. Kas a yatırım yapmak umutsuzluğun, tedirginliğin yörüngesine…
“Kas ve dokuların ağırlık ve hacmini azaltmak” gibi bir hedef, büyük öğretmen tarafından önerilmiş olabilir mi ?
(3. kata sırtında tuğla taşıma planı olanlar var mıydı ? )

Küçük bir hesaplama daha ilave edeyim.
Gün 24 saat.
Saat 60 dakika.
24 saatte kaç dakika var?
1440
1440 dini literatürle yoğun ilgilenen insanlar için çok tanıdık bir rakam. (Googele müracaat tavsiye olunur)
Bilen biliyordur da, bu rakamın, aynı zamanda bir gündeki dakika adediyle aynı olduğunu eklemiş olayım.
Hicri 1440 yılına 2018 yılının eylül ayında girdik.
İkiz kule yıldönümü gününde.
Bu yıl Ağustos ayının 31. günü de 1441 başladı.
3.14 e mi benzedi ?
1440 ı saniyeye çevirdiğimizde 86400. Bir günün saniye sayısı.
Bunu bir dairenin derece toplamı 360 ile çarpalım. Sonuç:
31.104…
364 ile çarpıldığında: 31.4…..

AZ-RAİL
Tehlike ve korkuların en derin olanı “ölüm” içerikli olanlardan gelir ya…
AZRAİL i anmadan geçmek olmaz.
Bilinen tanımının yanında ilave göndermeleri var mıdır ?
AZ
A ‘dan Z ye tüm ses sembollerinin en başı ve en sonu bize AZ diyor.
RAİL=DEMİR YOLU
Standart ray açıklığı= 1435 mm (1453 e de selam…3.14 e selam)
Rayların doğal hayata etkisini başka bir yazıda anlatacağım.
RAİL=LİAR üzerinden gidersek;
LİAR= VAHŞİ (endonezce), YALANCI (ing)
LİON zaten biliriz kendileri vahşidir.
AZ VAHŞİ, AZ YALAN…
Azrailin gelip can yakması, kendi adı üzerinden çaktığı mesajlarla;
“Vahşi doğayı taklit etme seviyene göre yanına uğrarım” diyor olabilir mi ?
Samimiyet, kendine yalan söylememe zaten bu konunun göbeğinde.

Yani 1440 yılı, gündelik yaşamımızın en önemli rakamlarıyla buluşarak bir selam gönderiyor.
Bir yıl ise, dairenin çok bildik rakamlarıyla yan yanalığını göstererek; YAŞ diye hesap ettiğimiz, bir bir eskittiğimiz yılların bir çemberle sınırlandığını işaret ediyor.
Binler yıla yayılan helezonik sürecin viraj vaktini, doğanın ve insanın lehine yönlendirmek insanın elinde.

Yani
Ya, Dön baba dönelim hacılara gidelim
Ya da
Çemberin, zincirin tüketicisi, galibi, hükmedeni, yiyicisi konumunda uzaklaşıp, koruyuculuğuna doğru yol alalım.

Doğanın -kendisini koruyucu- enstrümanlarını biz henüz tanımıyoruz bile.
Birey, hakikatin işaretleri üzerinden KORUMA çareleri aramaya ve uygulamaya başladığında, süreç ona KORKMAMAYI da öğretiyor.

Atalay Ergezen
24-25-26.11.2019 Urla
Salı 18:40

Not: Bu yazı 3 günümü aldı.
Bugün günlerden 216 🙂 Bunun anlamını da Agora ya uğrayıp Arif e sormak lazım 🙂
(Dün 180, önceki gün 144 idi)
(Fredy Mercury nin ölüm yıldönümü de 24 Kasım mış)
19 Kasım Dünya tuvalet günü 🙂

Not 2: HAKİKAT Finalde katıla katıla kahkaha attıracak bir duruma da gönderme yapıyor. 🙂
Not 3: Bu yazı, okuyana “kendi korkularını yenmiş” izlenimi veriyorsa yalan olur. Ama umudum var 🙂
————————————————
Konu ilginizi çektiyse, BESLENME VE İNSAN ana başlıklı diğer makalelerim:

“MISIR” A GİRİŞ -KELİMENİN DERİNLERİNE KUANTUM BİR GEZİNTİ

UNCHAIN MY FOOD

DOYMAK VE MUTLULUK İLİŞKİSİ BİLDİĞİMİZİN TAM TERSİ Mİ ? Muziplik olsun Vol.3

CANIM BOĞAZLAR MESELESİ

UZAYLI İSTİLASINA ACI BİBERLİ ÇÖZÜM YA DA DÜNYA İNSANI ELELE VERMEYE ZATEN HAZIR

ACABA BUGÜN NE YEMESEM ??? EN İYİSİ DÖNER KEBAP

CERVANTES’İN AĞZINDAKİ BAKLA ? DON KİŞOT ‘UN YEMEK İLE İMTİHANI…

BÖYLE SIR MI OLUR, HER ŞEY ORTADA

MANY BAYRAM