Hatırla sevgili, savaşı kazanmıştık…

İdama giderlerken, ayaklarında pranga, ellerinde kelepçe, dudaklarında bir melodi…İkisi 25 biri 23 yaşındaydı. Yaşasalardı 60 yaşlarında olacaklardı. İstedikleri tam bağımsızlıktı, dayandıkları ideolojileri ise önemli değil artık. Zaten “sarımsak ideolojisi”ne yaslanıp ülkenin ulusal duruşunda onur ve güç aramak, adı yüzünden değil, niyeti yüzünden suçlu olmaya yeter. İşte bu 23-25 yaşındaki üç genç… Kamu gücüne dayanarak, kamunun çıkarlarını korumak adına onların hayatlarına son verildi. Onların ölmesi ülkenin yararınaydı. Gencecik halleriyle tehlike arz ediyorlardı. Milletin meclisi böyle düşünüyordu. Anayasayı zorla değiştirmeye, devleti yıkmaya teşebbüs etmişlerdi.
Benim Pazar yazıları, genellikle,  Cuma akşamı “Hatırla Sevgili” ye tesadüf ettiğinden, sorular beynime daha yoğun bir şekilde üşüşüyor, böylece arada bir Türkiye ‘nin çıkarlarıyla Denizlerin ölmesinin arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışıyorum. Bu düşünce gezintileri hiçbir noktaya da ulaştırmıyor. Asıl mesele olarak, “devleti yıkmaya teşebbüs etmek” yazılacağı yere,  “Amerika ‘nın etkisini cebren ve alenen, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmaya tam teşebbüs etmek” suçu yazılsaydı daha mı isabetli olurdu ?
Dizinin sonunda bir yazı vardı; “Geçmişin hafızası geleceğimizdir” gibi… Geçmişe kısaca dönüp 2. Dünya savaşı yorumlarından bir cümle alalım; “ 2. Dünya savaşına katılan ülkeler, (kazananlar da kaybedenler de) kısa sürede kalkındılar.” Düşünce silsilesi başka bir soruyla devam ediyor; savaşta kaybeden ne kaybetmiş olur ? Kazanan taraf aldığı tazminatla yetinir, diyelim 5-10 yıl sonra kazanmış ya da kaybetmiş olmanın hiçbir izi kalmaz mı ? Japonya ‘nın yenilgisinin bugüne etkisi nedir ? Almanya ‘nın yenilgisi sadece rakamlarla ifade edilebilir mi ? Avrupa ülkeleri Amerika yardımının hesabını o yıllarda gördü, o defter çoktan kapandı mı ?
Yoksa savaşlarda galip gelen ülkeler, fiziki bir üstünlükle dize getirdikleri ülkeleri –sınırlarına dokunmasalar bile- onları yüzlerce yıl boyunca kendi çıkarlarına hizmet edecek biçimde yeniden organize mi ederler ? Hatta, bu “organizasyon” için mutlaka taraf ülkeyle savaşmak gerekmez, “x” tehlikeden korumanın bedeli olarak gündeme gelebilir mi ? Kuveyt ‘i kurtarmanın bedeli gibi… Alman faşizminden kurtarmanın bedeli ucuz olabilir mi ? Tehlike “x”’in; kurtarıcının, bir “kurtarıcı” olması için yapay olarak üretilmiş olabileceği aşırı hayalperestlik mi olur ?
Bir görüşe göre, Türkiye ‘deki çatışmanın ana ekseni; gericilerle ilericilerin çatışması. Başka görüşe göre, bölücülerle üniter yapıyı savunanlar kavganın merkezine oturuyor. Bir diğeri; şeriat isteyenlerle laik kesim üstünlük mücadelesi veriyor… Ya da ulusalcılarla liberaller. Belki, yabancı sermaye ile yerli sermaye, belki; dışa bağımlılıktan yana olanlarla tam bağımsızlık isteyenler…
Kendi düşüncemi daha önce de söylemiştim. Biraz açarak tekrar edeyim; uluslararası boyutu oldukça ağır olan, o, yaptığı en son savaşı kazanan Türkiye, teslim olmamamın sancılarını yaşıyor, kendisini kabul ettirene kadar da yaşayacağa benziyor.  Asıl büyük didişmeyi görmezden gelip, -lokal ve süreli- vitrin ürünlerine kafayı takarsak, tarih bizim için eğlencelik bir sinema filmi olmaktan öte gidemez. Siyasi yelpazenin neresinde olursa olsun, tüm kesimlerin birbirlerine “asgari bir güvene” ihtiyacı var son günlerde. Her tür kurcalamayı boşa çıkarmak için, gerekli olduğu kadar duygusal tavır ama hayal kırıklığı yaşatacak kadar da, sağduyu ve güven…  Kime ? Uzağı unutup, düşman bellediğim kapı komşuma…

23.03.2008  Akşam Ege