İdealizm ölmüş de haberimiz yok

Bu hafta expo, idealizm, “gerçekgibilik” ve kuantum fiziğinden bir çorba yapayım. (Yaşanan bir durum isimsiz kaldığı için uydurdum; Gerçek-gibi-lik…Belki tutar…) Doğası gereği kendi özünü deklere etmeyen, ürünlerini de “gerçek” algısıyla sunan sistemin İngilizce karşılığı bile bu durumu anlatmıyor: Simulation… Yönetim tekniklerinin içindeki reel ağırlığına bakılırsa bir takıyı bile hak eder: Simulation-izm…Simülasyonist…

Hafta boyunca gazetelerde yer alan EXPO egzersizleri arasında, en çok Deniz Ticaret Odası İzmir Şubesi Başkanı Geza Dologh ‘un önerisini tuttum. Onun, “kendi ayaklarımız üzerinde duralım” cümlesiyle özetlenebilecek sözlerini bütün kalbimle destekliyorum. Ben de aynı onun gibi düşünmüşüm… Hedefleri ve gerekçeleri yan yana koyduğumda bu fikirdaşlığın keyfini, Sayın Dologh ‘un hafızamdaki “Tayland demeci” bile bozamadı. Oysa o günlerde söylediklerini turizmin diplomatik boyutuna pek uygun bulmamıştım. Turizm içerikli başka bir konuda aynı şeyleri düşünebileceğimi, rüyamda görsem inanmazdım.

Kentlerimizde maalesef idealizm bitiyor, hatta ölüyor… İdealist düşünceler, etik duruşlar ancak beyinlerdeki ve yüksek binalardaki halkla ilişkiler birimlerinin “hamal bant” ihtiyacını karşıladığı oranda vitrine konuyor. (Hamal bant: Elektronikte asıl sinyali sırtında götüren taşıyıcı sinyal) Çark, mutfağı ele geçirmiş, mutfağın en önemli uğraşı da lokantada yemek bekleyen müşterilere sine-vizyondan simülasyon gösterileri yapmak; hem de onun bir simülasyon olmadığına, perdede parıldayan ışıkların aslında tabaklarındaki nefis bir yemek olduğuna inandırmak…

Kaş yaparken göz çıkarmak, demode… Göz çıkarken, kaşı kurtarmak. (İdealizmin tutunacağı son dal olabilir) Teknolojinin savrulan tarafında yaşayan insanlar olarak, ayağa kalkıp “ben de üretebilirim” demek. bir yönüyle dünyanın kabadayısına meydan okumaya benziyor. Her şeyin hoyratça kırılıp döküldüğü dünyada, bir ayağı maddeye dönüşen simülasyonların hiç olmazsa halkla bütünleşmesinin kime ne zararı olabilir ki… Yarım ağız da olsa, yukarıdan aşağıya; “sen biliyorsun, sen üretiyorsun, bir hiç olan ben, senin yaratıcılığının önünü açmakla görevliyim” demek, bunun gereklerini yerine getirmek, risklerin en alası mı ? Kim için ? (Hadi buna da romantik/pozitif gerçekgibilik diyelim)

Serdar Turgut ‘un atomları çarpıştırma deneyleri hakkında yazdıklarından olsa gerek, bu gece rüyamda garip şeylerle uğraştım. CERN ‘in önündeydim ortalıkta bir tedirginlik vardı. Yerin 100 metre altındaki deney tünelinde bir sorun yaşanıyordu. Tam burada uyandım, fanteziler başladı: Deney, adı üstünde bilinmeyenleri bilinir kılma çabası. Kuyuya taş atmak gibi… Atomları çok yüksek hızda çarpıştırarak dalga ve parçacığın hikmetini anlamaya çalışan bilim adamları, bilmeden, minyatür bir “kara delik” yaratmasın ? Neye niyet neye kısmet… Büyük bir dağı 1 cm küpe kadar sıkıştırmakla kalmayıp onu zaman ötesi bir yolculuğa çıkarırken, o delik arzın içinde “gemi azıya” almasın… Deney şakasının kakaya dönüşmesiyle, paralel evrenler arasında açılan gedikler, ait olduğu evrenin çöküşünün de başlangıcı olmasın… Radyoaktif sızıntıdan bile beter. Dalganın parçacığı un ufak ettiği karanlık, bildiğimiz hiçbir kalkan maddeyle kontrol edilemesin…Gündüz düşünün kemiği yok ki… Spiritüel hayaller, kuantum bilinmezliğinde geziler pek uzaklara uçuyor ama, sabah yataktan kalktığında insan… Yüz yıkanacak, kapının kolu tamir bekliyor… Bedenin bütününün algı ve devinimi, onu meydana getiren dalga ve parçacıkların gerçek ötesi halini umursamıyor. Atom altı evrenin bilgisine ulaşma çabasının en büyük faydası -henüz pirincin fiyatını etkileyecek yetenekte değil ama- kişinin tahammül aralığını genişletiyor.

13.04.2008

Akşam Ege