İŞ YERİMİZ ÖMÜR BOYU AÇIKTIR

1995 yılıydı. Çeşme’den kalkan feribot yaklaşık 1 saat sonra Yunanlıların Chios dedikleri Sakız adasına yanaştı. Yanımda 3 Alman turist var. Sözümona ben onları Sakız adasına (kendimin de ilk defa gittiği bir yere) gezmeye götürdüm.

Elbette farklı bir kültürle karşılaşınca bir çok ilginçliğe tanıklık ettik. Ancak bu yazının konusu olan “garipliklere” öğleden sonra saat 3:00 den itibaren rastladım. Otelden ayrılıp küçük bir kafeteryada çaylarımızı henüz bitirmiştik ki garson başımıza dikilip “kusura bakmayın, kapatıyoruz” deyip sandalyeleri toplamaya başladı.

Olsun. Biz de zaten kalkacaktık. Yolda önünden geçtiğimiz marketten bir şeyler almamız lazım. Doğru oraya gittik. Kapı duvar. Orası da kapalı. Öteki sokağa geçtik, marketlere bakıyoruz, kapalı, kapalı… Birisi henüz dükkanının kapısını kilitlemek üzere… Hemen koşuyorum. “Birkaç şey satın alacaktık ?”… Nafile… Adam dükkanını kapatıp oradan uzaklaştı. Saatlerimize baktık, henüz (öğleden sonra) 3:00 civarıydı ve şehir merkezinde yürüdüğümüz sokaklar hızla boşalıyor, dükkanlar kapanıyor, herkes bir yerlere yok oluyordu. Biz şaşkın ördek gibi dolanıyor, tanık olduğumuz garipliğin altını doldurmaya çalışıyorduk: “Her halde bugün onların özel bir günleri… Bayram falan olmalı…”…”Belki dini günleridir…” Hayır, hiç biri değilmiş. Ertesi gün de aynı şey tekrar edince sorduk ve öğrendik. Her gün saat 3:00 de -zorunlu birkaç yer haricinde- mesai biter. Bundan bir yıl sonra, Avustralya dönüşünde, Singapur’dayım.  Tabi bizim usulden plansız yaşamanın sonucu Singapur’a uğrayışım yarım saat sürmesi gerekirken tam 4 gün sürdü.. Singapur’da bavullarımı havaalanı emanetine teslim ettikten sonra düştüm yollara, şehir içinde yiyecek bir şeyler bulmak üzere. Karnım aç. Havaalanında fiyatlar yüksek. Saat sabah 9:00. dışarıda sıcaklık 39 derece. Nem, %90. Caddeleri dolanıyorum, vitrinlere bakıyorum, ortalıkta çok az insan var ve her yer kapalı. En merkezi yerlere gidiyorum, fast food türü bir şeyler bulabilir miyim diye, yok. Saat 10:00 oldu yok, saat 11:00 oldu yok… Bereket, oradaki Çinlilerin çoğu İngilizce biliyor. Sonunda dayanamadım birisine sordum. Dedim “acıktım”. Açlık ayıp değil ya. Evrensel bir şey. Hem de paramla, bir şeyler bulup satın almak istiyorum. Ama her yer kapalı, “Neden?” Düğün mü var ? bayram mı var ?.. Yaşlı adam yanıt verdi: “Bizde işyerleri saat 12:00’de açılır” Allah, Allah dedim içimden. Adamlar günün yarısını kendilerine ayırıyorlar ! Aslına bakılırsa, işyerlerinin günün yarısında kapalı olması –plansız yaşayanlar haricinde- günlük yaşamda bir aksaklık da yaratmıyor. Ne ürününü satanların günlük ciroları düşüyor, ne müşteriler alacağı bir ürün veya hizmeti almaktan vazgeçiyor. Her şey yine yolunda. Sadece bu işlemler belli bir zaman aralığına sıkıştırılmış durumdalar. Herkes neye, ne zaman, nerede ve ne kadar ulaşabileceğini biliyor. Ona göre kendisini ayarlıyor. İspanya ve Portekiz ülkelerinde de 12:30 ile 16:30 arasında insanların “Siesta” dedikleri dinlenme ve uyku molası verdiklerini -bankalar dahil-, yine Urlalı bir dünya gezgini mimar Onur Durukal söyledi. Gözünü sevdiğimin Türkiyesi; İstediğin zaman karar ver, istediğin zaman uygula. İstediğin zaman çık yola, 15 dakka sürmez, ya bir otobüs ya bir dolmuş denk gelir. İstediğin zaman çay içecek ol, istediğin zaman yemek yiyecek ol, istediğin zaman elektrikçi, sucu ara, istediğin zaman fotoğrafçı ya da bir inşaat malzemesi ara… Mutlaka, henüz hava kararmamış, özel bir gün değilse dükkanların hepsi açık, hepsi hizmete hazır beklemektedir. Madalyonun öbür yüzünden bakacak olursak, bu durumun bizim istediğimiz şeye hemen ulaşmamız haricinde hiçbir avantajı yoktur. Devlet dairelerinde ve büyük özel şirketler bünyesinde çalışanlar için sorun o kadar ciddi değil belki… Günde 8 saat, haftalık izin, senelik izin… Ama hayatını esnaflıkla, küçük üretimlerle kazanmaya kalkmış küçük işletmeler, orta işletmeler… Yani KOBİ’ler için durum pek vahim. İşyerleri, günün yarısından, çeyreğinden geçtik, müşteri geldiği müddetçe, neredeyse ÖMÜR BOYU AÇIK.  Daha fazla kar etmekten çok, ayakta kalma mücadelesi veren on binlerce işletme, o işletme sahipleri, çalışanları neredeyse uyku saatleri haricinde ömrünü dükkanında geçiriyor. Hayat işle bütünleşiyor. Bir ömürdeki zamanın büyük bir bölümünü gasp eden işten bir süre sonra keyif almak imkansızlaşıyor. Ne yenilik yapacak bir enerji kalıyor, ne hayatın çeşitliğini tecrübe edecek zaman. Hani bir fikir jimnastiği yapsak, işyerleri günün belirli bir saatinde kapatılsa… Bu da mümkün değil. “Mekancı” nın kaderine de aykırı, ekonomik koşullara da , rakam üzerine koşullanmış rekabet anlayışımıza da, günlük hayatımızla ilgili planlama, düzenleme tarzımıza da…

Korunma, kollanma, destekleme alımı beklemeden kendi ayakları üstünde durmaya çalışan ülkem KOBİ leri; vefakardır, cefakardır. Neredeyse dinlenmesiz bir ömür süren  yoğun çalışmanın ardından başını sokabilecek bir ev yapabildilerse, biraz birikim yarattılarsa ne ala, değilse kağıt üzerinde kalan, resmi ama fiili olmayan bir emeklilik bekler onları.

20.05.2007

Akşam Ege