KİTLE DEVRİMİ YERİNE, GİZLİ, BİREY DEVRİMİ

Başlığa bak.
Yazan şimdi Marx, Engels… Yardıracak sanmayın…
Yok, yok valla öyle değil.
Gerçekten kopuk, kurgulardan bana da gına geldi.
Hani mesela “ekonomi bilimi”…
En basitinden arz-talep dengesi fiyat oluşumu… Formüller bilmemneler…
Koca koca kitaplar. Dirsek çürüten öğrenciler.
Gerçekte domatesin fiyatından, doların paritesine varıncaya kadar belirleyici olan ne ?
Kur, mur, benzinin fiyatı…
Hepsi Tornacı Muhittin in elinde 🙂
Vay efendim “piyasa ekonomisiymiş”, Keynes in formülüymüş…
Tornacı Muhittin isterse, bir gecede ekonomik krize sokar, isterse benzini %50 aşağı çeker.
Her gelişmeye de uygun bir açıklama bulunur. Yok dışarı para kaçtı, yok borsa bilmem ne oldu…
Yani her şey Tornacı Muhittin in elinde.
Kanıtım var mı ?
Malesef yok…
Zaten böyle şeylerde kanıt olmaz.
Kanıtı olan şeyler de zaten uluorta söylenmez.

Neyse, konumuz bu değil… Bunun felsefik bir yazı değil de gerçek arayan bir yazı olacağını belirtmek istedim. Başlıktan kimse korkmasın diye.

Bekir Coşkun bugünkü Sözcü Gazetesi ndeki makalesinde, SANDIK BOYKOTU önerdiğini söylemiş.
https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/bekir-coskun/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-2524221/
13 Mart 2018 tarihli Boykot başlıklı makalesine atıfta bulunarak.

İlk başta “aha benim gibi düşünenler de varmış” dedim ama sonra vaz geçtim.
Onun tarif ettiği gibi bir “SANDIK BOYKOTU” yapılsaydı, muhalefet tarafından, birey olarak destekler miydim ?
Yok… Sandığa yine gitmezdim… Ama boykot şemsiyesine girerek ya da “boykotu destekleyerek” değil.

Arkadaşlar, garip gelebilir ama bunda ince ama çok önemli bir farklılık var.
Mesele her bireyin kendi kendine içsel bir devrim yapması ise bu kitle psikolojisiyle olmuyor. En ideali koy sahneye, hadi millet koşun buraya… Ne oldu ? 10 kişi güzel çağırdı, 100 kişi yürüdü, 1000 kişi yüz kişiye uydu, geriye kalanlar “güvenli bölgedeki yeni” ye, uyum gösterdi.

Sadece merkez tarafından organize edilmiş programa insanlar “onaylayarak” katılmış oldu. (Başlığı isyan ya da boykot olsa dahi…)
(2011 de “Wall Streeti İşgal et” eylemleriyle başlayan, Türkiye de Gezi ile devam eden sürece dikkat edersek; bunların “top sokakta”, “top artık organize edilmemiş bireyde” şeklinde bir mesaj içerdiğini düşünebiliriz. )
Medya pompalamalarıyla kitlelere “mal edilmiş” davranış, sonuca ulaşsa bile, o sonuca ulaştıran kitlenin bir basamak yukarı çıktığını anlatmıyor.
Olsa olsa iktidar Ahmet ten, Mehmet e geçiyor.
Sen, ben, bizim oğlan yine aynı…
Vitrine istersen “devrim” yaz.

Benim kafamdaki ideal seçim ve devrim şöyle:
Aslında adı ve şablonu açık olmayan/olmaması da gereken bir formül.
Şimdi biz, bu seçimleri niye yapıyoruz ?
Başımıza iyi insanlar geçsin, memleketi iyi yönetsin diye değil mi ?
Parti, murti konularını bir kenara bırakalım; Türkiye de yaşayan en zeki ve aynı zamanda en ahlaklı insanlara ülkeyi yönetme yetkisini güle oynaya veririz değil mi ?

(Aslında bir ülkeyi parti, parlamento falan yönetmez. Ayrı konu.. Ama bu yazıda yönettiğini varsayalım. En azından vitrinde ülkenin moral değerlerini yönlendiren modeller diyelim)

Şimdi formülü açıklıyorum:
Seçim sistemi mevcut halinden daha da berbat hale getirilir.
Oy vermek için, her kişiden muhtardan ikametgah, nufustan “vukuaatlı nüfus kaydı”, adliyeden “adli sicil kaydı”, hatta vergi dairesinden “borcu yoktur belgesi” istenir.
Partilere ve liderlere roller dağıtılır, onlar da seçim süreci boyunca “münazara” yaparlar.
Mantıksızlığa tavan yaptırılırken bir de yasa çıkarılır:
SANDIĞA GİTMEYENE MÜEBBET HAPİS
Tüm partilerden bol bol propaganda da yapıldı mı:
Sandığa gitmeyen zındıktır, haindir, şöyledir, böyledir…

Zeki olmak, tek başına halkı yönetmeye yetebilecek bir özellik midir ? Değildir. Çünkü zekasını hayıra mı şerre mi kullanacağını bilemeyiz.
O yüzden buna bir de duygusal sınav eklemek icap eder.
Duygusal olgunluk ve ahlak…

Sonra geçelim seçime…
Hepimiz bu sistemde biraz gariplik hissettik ama başımıza bir iş gelmesin diye, ya da rakip partinin “kötü” liderini indirip kendi partimizin adayını orada görmek için koştuk mu sandığa…

Seçim sona erdi.
Bir parti kazandı, diğeri kaybetti.. O önemli değil.
Türkiye çapında 4000 kişi sandığa gitmemiş mi… Bunların yarısı mücbir sebeplerle gitmediğini beyan etmiş, kalmış mı geriye 2000 kişi.
Gitmeyenler TC kimlikleriyle belli olduğu için adreslerinden alınıp içeri tıkılmış mı…
Bunlardan bini mahkemede sessiz kalmış, geri kalan bini;
“Müeebbet yetmez, idam da etseniz mantıksız olanı reddediyorum” demiş mi…

İşte budur.
Kendi namıma giderim o insanların ellerini, alınlarını öperim.
Onları al, saraya mı, parlamentoya mı; doğrudan yerleştir ve bir daha memleket acaba doğru mu yönetiliyor, yanlış mı yönetiliyor diye hiç aklına gelmesin. Kendi işinle gücünle uğraş.

Bu, gözle görülmeyen seçimin püf noktası; müebbet hapsi göze alanların birbirlerini tanımamaları ve küçük/büyük bir grup içinde olmamaları.
Ortak özellikleri, tamamen bireysel bir tercihle ellerini taşın altına koyabilecek cesareti göstermiş olmaları. Hem de hiç bir dünyevi koruma kalkanına sahip olmadan…

Bu yeni kadro başa geçtiğinde memleketi nasıl yöneteceği de işin magazin tarafı.
Neticede Tornacı Muhittin işareti aldığında her şey düzelir, şıkır şıkır işler.
O “moral kadro” nun çıkıp “politikacılık” oynamasına da gerek yok. Hepsi kendi hayat hikayesini anlatsa yeter.
Zaten, seçim sürecindeki deneyimde tüm kesimlerden büyükçe bir kitle o kazananlar kadar olmasa da bir olgunluk ve dönüşüm süreci yaşayacaktır. Bu kendi öz kaynaklarına dönüp, onları yeniden düzenleme; dışardan gelen mesajlara aldırmadan mantık ve duygu dünyasına vazgeçilmezleri yerleştirme…
Bunlar ne ki… Basit şeyler…
Yalan yok… Mantıksızlık yok… Demagoji yok… Düşman yok… Korkmak yok… Sevmek var… Doğruyu kendi keşfetmek var… Tavsiye edilen eylem/fayda eksenini vicdan/kararlılık şeklinde yenilemek var..
Geniş kitlelerin deneyimleyeceği bu öz, örneklerin de yardımıyla “zabıtasız ve sınırsız bir toplum” yolculuğunu başlatmış olur.

Aslında kafamdaki kurgu / algıladığım kurgu daha farklı, daha muhteşem… Ama onu buraya aktarmak masalın masalı gibi gelebilir ve hatta Escobar ın kanıtsızlık çorbasına, “mantık kanıtları” ile dahi katalizör katmak YASSAH.

Bu Escobar konusunun günümüze yansıyan yüzünü Nihat Genç güzel yazmış:
https://odatv.com/yazar/nihat-genc/turkiyenin-pablo-escobarlari-kim-17071843.html

Filmin sonuna doğru yaklaşırken, hayali senaryomdaki gizlilik tıpkı Genç ‘in bahsettiği sır dolu dünyaya benziyor. Bireyler suçların sırrına ya da “yıldız geçitlerinin” kapılarını bulacak ama hiç kimseye söylemeyecek. Böylece yek başına, tehlikeler göze alınarak girilen sınavlarda başarılı olanlar, adaletin zerre şaşmadığı bir şeffaf son ile; ya zalimin kucağına kendi elleriyle düşüp müebbet yatacaklar ya da ödüllerini alacaklar.
Kendimi, olası böyle karmaşık bir senaryonun içersinde çok başarılı göremiyorum.
Nedenine gelince…
1. Kafam o kadar basmıyor
2. Escobar bana bulaşmazsa… El ayak…Kelepçe neyim… En azından ellerim çalışır vaziyette kalırsa, Anadolu nun doğurduğu o bacıları, kardeşleri saatlerce alkışlamayı diliyorum.

Escobar ın sakladığı define sandığı çam ağaçlarının altında değilmiş meğerse. Yarım yüzyıl sonra, bunların zaten ortalığa saçılmış olduğunu gördüysem -vira bismillah- yükümü peyderpey boşaltırım hocam. Kimse boş yere zırlamasın da, hırlamasın da… Hani bir yakınımızı uğurlarken nasıl “Allah yolunu açık etsin” diyoruz… Kötülük edene mukabeleden vazgeçip “Allaha havale” ediyoruz. Artı, dalga ve parçacıkla ilgili irade her şeye gücü yeten Allah a ait ise, şu gündelik kullandığımız bilgisayar, internet, cep telefonu vs. O ‘nun bu iradesinin kapsama alanı dışında değildir. Yolda giderken ayağıma takılacak taş dahi onun iradesi dışında değil.
Yani… Yıl olmuş 2018… Artık hiç kimseye, yüzlerce yıldır yalan rüzgarına taht kurmuş bu yapıya tekrar boyun eğmek yakışmaz.
Yeni dönemin rehberi iki kelimeyle özetlenebilir: 1- Rotan doğru olsun… 2-Korkma…

Masal mı ?
İyi, masal olsun…
Ama hangi yılda yaşıyoruz ?
Artık kimse Fransız İhtilali, Bolşevik devrimi beklemesin…
Sırada kimse kimseyi incitmeden, sessiz sedasız, her bireyin kendine ait basamakları çıktığı, sonra birbiriyle kucaklaştığı bir devrim yakışıyor 2018 e … Bilemedin 19 a… bilemedin 20 ye…
23 ü de bulmaz yahu…

Atalay Ergezen
18.07.2018

“Hasat mevsiminde tasa eken tohumunu heba eder” -Dürdane Bacı