Kurukafa krizi

Sakız Adası ‘nda, Nea Moni manastırındaki kurukafalar bölge medyasının gündeminde. Manastır, kalıntıların, “Türklerin katliamından” olduğunu iddia ediliyor. Egeliler de komşunun, bu düşmanlığı kaşıyan tavrını, protesto etmeye hazırlanıyor. Hıristiyanların insan iskeletine özel bir ilgileri var. Özellikle Ortodokslar, tarih boyunca değişkenlik gösteren “ossuary” dedikleri mimari yapılarda insan kemiklerini muhafaza ederler. Prag ‘ın Sedlec kasabasında bir kemik kilisesi bile var. 40 bin insanın kemiği ve kurukafasıyla dekore edilmiş. Kurukafa ve Kemikler Tarikatı (SBS)1830 ‘da Amerika ‘da kurulmuş.

Yakın geçmişte, 28.07.2000 tarihli Radikal Gazetesi ‘nde, Celal Başlangıç gördüklerini anlatmış. Bahsedilen kemiklerin sergilendiği yerdeki bir çerçevede şunların yazdığını söylüyor: “1822’de ada halkı özgürlüklerini istedi. …118 bin kişiden bin 800 kişi kaldı. 23 bini öldürüldü. 47 bini Kahire ve Mısır’da köle oldu. Geri kalanları da kaçtı.”

Basında, “birkaç papazın marifeti” gibi yer alan bu serginin, aslında, kendilerince bir literatürden kaynağını alan, sözde “tarihsel gerçek” olarak sunulduğunu görüyoruz.

Yunanca bir kelime olan katastrofi (felaket) çoğunlukla adada olanlardan bahsedilirken kullanılmış. Ünlü ressam Eugène Delacroix ‘un bir tablosunun adı da: “Sakız katliamı”. 1863 yılında ölen, Fransa ‘nın en önemli romantik ressamlarından biri olan Delacroix’un bu yağlı boya tablosu Paris ‘in Louvre müzesinde bulunuyor.

Ne yaman çelişkidir; Osmanlının Fransa hayranlığı ve Fransızın tarihçisinden politikacısına, ressamından edebiyatçısına kadar Türk düşmanlığı yapması. Anadolu’da çocuklar “Dosi dosi dosi / Dosi saklambosi / Saklambos, saklambos / Fransız dost” diye tekerlemeler okurken, ünlü edebiyatçı Victor Hugo ne diyor “Çocuk” adlı şiirinde: “Türkler geçti oradan / Harabe ve yas her yerde / Şarap diyarı Sakız / acınacak bir ada sadece.”

  1. yy başlarında  Osmanlı her yönüyle güç kaybetmektedir. Fransız Devrimi’nin etkisiyle de, Osmanlı egemenliğindeki özellikle  gayrimüslim halklar, isyan etmeye başlarlar. Bu dalga, yoğun olarak Yunanistan’da ve Ege adalarında kendini gösterir. 1821 tarihinde Yunanlılar ayaklanır, 1822’de de bağımsızlıklarını ilan ederler. Sakız Adası’ndakiler de isyan ederler. Kaptan-ı Derya Ali Paşa ise bu isyanı bastırır.

Bizim, bugünümüzü geçmişin acıları üzerine oturtmak gibi bir niyetimiz hiç olmadığından, -belki de günlük acılar buna fırsat vermediğinden- sanatta, edebiyatta, hatta tarihte yaşanılan acı sahneleri ölümsüzleştirmeye, bunu propaganda malzemesi olarak kullanmaya yönelmemişiz. Bir Mora kenti olan Tripolis’in 12 bin Türkün katledildiği yer olduğunu bile, Yunan Profesör Thanos Veremis’in itiraflarında öğreniyoruz. Bizim camilerimizde Rum palikaryaların eserleri sergilenmez.

İç içe yaşayan halkların birden savaşa tutuşmasını, 1800 lü yılların koşullarında görebilmek gerekir. Veremis “Küçük Asya’da biz de büyük aşırılıklar yaptık ve aşırılıklara maruz kaldık” diyor. Hangi halk kendisiyle savaşacak orduya asker gönderilmesine tahammül eder ? İzmir limanından Pire ‘ye gönüllü asker olarak giden Rumlar törenlerle uğurlanıyor. Kalabalıkla, şarkılarla… Türklerin buna tepkisi ise, Rum mallarını ve dükkanlarını boykot etmek. Bunu da İzmir doğumlu bir Yahudi olan Henri Nahum anlatıyor.

İşin tarih kısmını, tarihçiler –ve politikacılar- konuşmayı daha onlarca yıl sürdürürler. İbadetlerin yapıldığı, insanların huzur ve dinginlik için ziyaret ettiği kutsal yapılarda derisi ve kaslarının uçup, sadece kemiğin kaldığı “kafataslarının” sergilenmesinin ne alemi var ? Siyasi hedefler uğruna, çoluk-çocuk binlerce insana “insan kalıntıları” göstermenin pedagojik bir yanı var mıdır ? Hem de hayata olan güvenin tesis edilmeye çalışıldığı bir yerde….

“Kurukafa krizini” uluslar arası boyutta ele alacaklarını beyan eden yöneticiler, siyasiler… Tahmin ediyorum basında çıkan bilgilerle yetinmeyip, konunun tarihsel boyutunu, uzun yıllardır uluslararası dolaşımda olan, Fransa destekli Yunan tezlerini de enine boyuna incelemişlerdir. Yüksek sesle sorulan soru, yine yüksek bir sesle yanıtlanabilir. Krizi iyi yönetmek ilk adımın donanımlı ve programlı olmasını gerektirir. Değilse konu, sözde “Massacre of Chios”un dünya çapında yeniden dillendirilmesiyle sonuçlanabilir.

19.08.2007

Akşam Ege