MANHATTAN NE YANA DÜŞER, BASMANE NE YANA

“Sen hiç Şikago ‘da bulundun mu ?” şeklindeki soruya “Of course” (elbette, tabi ki) diye yanıt geliyordu. Kentle ilgili birkaç anıdan sonra diğeri atılıyordu: “Have You ever been in Manhattan ?”… Yanıt yine aynı “Of course”

Beni bir sıkıntı bastı mı… Bu sorulardan birisi bana gelirse ne diyecektim ? “Of course” diyememek, adı geçen yerlerde bulunmamaktan bile zor bir şeydi. Hem de öyle bir nida ile dökülüyordu ki ağızlardan, yanına yaklaşmak mümkün değil . Of course, elbette, ne sandın ki, aksi düşünülemez bile, orada bulunmuş olmam o kadar sıradan bir şey ki…

Almanya ‘nın Münih kentinde, birbirini biraz tanıyan 2 alman 1 amerikalı ve bendenizin bulunduğu bir sohbetti. En iyi savunma saldırıdır taktiğinden hareketle, sıra bana gelmeden atıldım: “Have you ever been in Basmane ?” Masada bir rüzgar esti. “Of course” deme haklarını ellerlinden alan bu soru, yeni bir strateji üretme ihtiyacı hissettirdi. Birisi “Adını duymuştum, ama gitme fırsatım olmadı” diyebildi.

Marka olmuş şehirlerde bulunmak başka, bulunmuş olmak daha bir başka. Marka olmuş dünya kentlerinde yaşama arzusu, oralarda daha önce bulunmuşlar için ise işe yarar bir malzeme.

Yurt dışı hikayelerini dinleyen ya da okuyan, pürüzsüz bir rüyanın içinde bulabilir kendini diye, kendi hissettiklerimi aktarma ihtiyacı duydum.

Ünlü dünya kentleri –ünsüzleri de- gezilmeye her zaman için değer. Ama yerleşmeye kalkınca iş değişiyor. Kendine yeni vatan edinen, bir süre “kurtulduklarını” kafasında tekrar ederek, teselli olmaya çalışır. Sonrasında ya elde ettiği fiziki güvencelere sıkıca tutunup derinden gelen sızıyı görmezden gelmeye uğraşır ya da bir fırsatını bulup geri dönmeye…

“Yaşanmadan bilinmesi mümkün olmayan” hadiseler arasında sayabileceğimiz bu sıla özleminin nelere kadir olduğunu, 12 eylül darbesiyle “vatanını sevmediği varsayılan” insanların dışarıya gidişlerinde, kimilerinin orada kavuştukları olanaklara rağmen geri dönüşlerinde gördük.

Almanların tıp literatüründe “Heimweh” (vatan ağrısı) olarak geçen, fiziksel yansımaları da olabilen psikolojik durumu, bizim “sıla özlemi” tam anlatamıyor aslında. Sıla özlemi olsa olsa, ara ara nükseden fantastik bir sızıdır. Bir hayat garantisinden, lüks yaşam koşullarından vazgeçebilecek kadar ağır değildir.

Sydney ‘de gece ışıl ışıl. Dünyanın en büyük opera binası, 1932 yılında açılan muhteşem Sydney köprüsü arkada, dünyanın en büyük sinema salonu 5 dakika uzakta… Dünyanın en kozmopolit kentinde, -belki yaşam kalitesi yüksek ama- geri kalan hayatını, dünyanın en yalnız insanı olarak, vatana dair duygusal hafızanın kör bir kuyuya atıldığı bu yeni yerde tamamlamaya karar vermek kolay değil. (Kolay olmaması gerektiği çok geç kaldıktan sonra da anlaşılabiliyor.) Ereğli ‘nin dahanlısının tadı İzmir ‘in tahinlisine benzemediği gibi, bin bir çeşit kahvaltı malzemesinin arasında küçük bir kara zeytin aranıyor da bulunamıyor. Bırakılıp gelinen yerde kalan “en sevilmeyenlerin” her biri, birer yitirilmiş yoldaşa dönüşüyor. Hayatın içindeki tanıdık öğelere aynı anlamları verdiğimiz insanlardan ayrılıp, Hint lokantasında, Çin lokantasında, lezzetsiz domateste, kokusuz okyanus balığında, -sentetik olduğundan şüphelendiğim- piliçte, hafızayla buluşacak bir şeyler aranıyor. Ama bulunan tek şey, açlık gidermekten ibaret… Bir gün geri dönüldüğünde, “Of course”, ben şuradayken… diye söze başlayabilmenin ayrıcalığına kavuşmak için orta veya uzun dönemli sıkıntılara değer mi… Herkesin doğrusu kendine göre olabilir, tecrübe etmeden yapılan tahminler tutmayabilir… Kokoreçin sokağa yayılan kokusunu –yanındakilerle birlikte- duymak, geçerken Basmane Garı ‘nı şöyle bir adımlamak… Ey uzaktakiler, uzağı “uzaklara gitmek isteyenlere” anlatanlar; -eğer buralıysanız- kendinizde saklı kalan sıkıntıları biliyorum.

30.09.2007

Akşam Ege