METE NİN FERYADI 40 DAKİKA KADAR SÜRDÜ

Freud ‘un bu konudaki önerisi nedir bilmiyorum ama bugün ben kapıda içim sızlayarak bebeğimin feryatlarını dinledim. Dakika tutmadım. Yarım saat ile 40 dakika arası bir zaman geçmiş olmalı. Uzunca süre kesintisiz çaresizlik / yardım talep eder formattaydı; ara sıra protesto şekline büründü, sonra molalar vermeye başladı, molalar gittikçe uzadı ve sonunda sustu. Saklandığım yerden içeri girdim… Baktım uykuya dalmış. Biraz ayaklarını, sırtını okşadım ve öylece ayrıldım.

Tahmin edebileceğiniz gibi… Meme krizi… Onu emziğe, biberona alıştırmadık. Çoğunlukla “emme” emrini verdiğinde memeye kavuşuyor.
1.8 yaşında. Henüz memeden ayrılmaya hiç niyetli değil. Ona uyduğumuzda 5-6 yaşlarına kadar vazgeçmeyecekmiş gibi…
Bu öğretmenlerin seminer konusu Mete ‘nin bu eşiği aşması için vesile oldu. Anne her gün işe… Böylece öğle saatlerinde, uyku vakti geldiğinde “emme” feryatları başladı. Alternatif tüm ürünleri önerdim, reddetti. Hep alıştığı gibi, bir miktar süt çekip, uyuyup kalmak istiyor. Sanki dudak tiryakiliği de gelişti :)…
Feryatları imkansız hale geldi. Tamam dedim. Senin vaktin geldi galiba… Alıp yatağına götürdüm ve odadan ayrıldım. Yataktan atlama sıçrama, bir tehlike olmasın diye de, kapıdan ara ara izledim.
Hepimizin içi yanıyor, benzer durumlarda… Ama anlatacağım sebeplerle annemizden görmediklerimizi bebeklerimiz-çocuklarımız için düşünmemiz gerekiyor olabilir.
İnsan yavrusu epey uzun süre, doğduğu evde hayata hazırlanıyor.
Barınma, beslenme, eğitim, sevgi…
Hazır olunca yuvadan uçuyor, kendi yuvasını kuruyor…
Yarım, yamalak hazır… Ya da tam hazır… Neticede bir şekilde hazırlanıyor…
Onu yek başına ayakta tutacak tecrübelerin çoğu bebeklik çağında atılıyor.
Yani işin özü; sıkıntılarla baş başa kalıp, onlarla başa çıkmayı öğrenmesi.
Memeden mahrum kalma da, o çağda diğer sıkıntıların en üstündeki ciddi bir dert olarak karşımıza çıkıyor.
Ve her şey zamanında ! Öğrenmekte gecikmek ya da emme yi başka aspirin çözümlerle ikame etmek; yetişkin çağda insanı sudan çıkmış balığa çevirebiliyor…
“Doğdun
Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana”
Şiirdeki geleneksel formülü günümüzde uygulamak imkansız. Ama aradaki açığı kapatmak için “korumacı ebeveyn” tutumunu anlamaya çalışmamızda fayda var.
Kendim memeden ne zaman ayrıldım ? Annemi görünce soracağım.
Benim düştüğüm yerde kalıp, birisi gelip kaldırana kadar ağlama huyum varmış.
4-5 yaşlarında, yine benzer bir durumda; “istersen sabaha kadar ağla, gelmeyeceğim yanına demiş…” Belki bir yarım saatlik feryattan sonra kalkmışım ve o son olmuş…
Yani şöyle, söylenmemiş bir cümleyi hissettirme:
“Yavrum… İnsanlık yeni bir formül bulana kadar, sıkıntılarla baş etmek insanın tek başına tecrübelerle öğrenebileceği bir şey. Bedenen ve ruhen tek başına çözülemeyecek her şeyde elini uzattığında ailen o eli tutacaktır. Ama ıvıra zıvıra elini uzatıp durma. Küçük bedeninle tüm yardımsız çabalamaların, bir nimet, bir okul olduğunu yetişkin olduğunda anlayacaksın..”

Emme konusu merkezde de olsa, ebeveynin tüm korumacı hallerini kastediyorum aslında. Korumacı olmak aslında, hayal kırıklığına uğratmak gibi bir nüve de barındırıyor içinde. Bebeğinin, çocuğunun ağlamasına, üzülmesine, küçük düşmesine hiç fırsat vermeyen; mesaisini ful harcayan ebeveyn; çocuğunu kendisine karşı aşırı borçlandırıyor da… Aynı şekilde kendisi de aşırı alacaklanıyor.
Böylece ilerki yaşlarda, aşırı ilgi beklemekten küsmeye kadar gidebilen kazalar yaşanabiliyor…
Ne oldu ?
“Kopmaz bir bağ” tesis etmesi beklenen bir yığın emek, bir yığın ilgi; hem insanın eksiklerle sahaya sürülmesine neden oldu, hem de ne ebeveyn memnun, ne çocuk memnun edilebildi…
Sosyal pencereden bakacak olursak;
Sıkıntıyla zamanında karşılaşıp baş edebilmeyi öğrenememiş binlerce milyonlarca dünya insanı; orta yaşa geldi, yaşlı oldu ama heyhaat ? Devletler sanki yetişkin bireylerine bebek/çocuk muamelesi yapıyor… Bazen şeker gösteriyor, bazen zopanın ucunu gösteriyor… Yola getirmeye çalışıyor… Kandırıyor… Masallar anlatıyor… Ninniler söylüyor…

Aslında yalnız çıkılan ve yalnız veda edilecek bu dünya hayatında ebeveyne 100 % güven duymak da gerekmiyor. Güvendeki kısmi eksiklik, asıl güvenilecek merciinin yollarını aramamıza vesile olabiliyor…

Nerden  çıktık nere geldik…
Aslında sünet konusuna da girecektim ama yazı çok uzayacak.
Biyolojik ve dini yönü bir kenara; kendini bilmeye başlayan bir insan yavrusunun böylesi bir sıkıntıyla baş başa kalması, korumacı ebeveynden kaynaklanan eksikleri bir ölçüde hafifletiyor olabilir. (Bu yönüyle sünnet, farkındalığın gelişmediği çağda yapıldığında, haliyle böylesi bir etki beklenemez)

Uzun lafın kısası;
Tamam…
“Bebekler ağlamasın”…
“Çocuklar ağlamasın”
Devlet organizasyonu, alacağı tedbirlerle onların haklarını mümkün olduğunca eşit güvence altına alsın…
Ama bebekler, çocuklar için doğal bir okul olan günlük yaşamın hallerinde üzülme, sıkılma, ağlama halleri yaşıyorlarsa; bırakalım ağlasınlar. Bırakalım hata yapsınlar, eksik yapsınlar… Mükemmellik halisinasyonu gelecekte onların başına dert olur.
Onlar ağlarken beyinlerindeki nöronlar full mesai halinde… Çözüm arıyorlar ve buluyorlar…

Onları bu keşiften mahrum etmek mi zalimlik, ağlamaması, üzülmemesi için etrafında dönmek mi ?

Bu arada Mete uyandı…
Salona getirdim…
“Uuuuuu uuuu” diye elindeki kamyonu gösteriyor…
İyi hadi oynayalım on dakka
“Rınnnn rıııııııınnnnnnnnnnnnnn”
Oğğğğluuuuummmm
Bilinçaltının sevgisine/nefretine/ezberine atma beni…
Bu dünyadan göçme vaktim gelince, fırsatın olur uğrarsan; elinle değil, kalbinle tutasın elimi…