“MEVLANA HANGI GLOBAL PROJENİN VİTRİNİ ?”

Mete (2 yaşında), eliyle kendini işaret edip: “sen” diyor.
“Biz sana -sen- diyoruz, sen kendin için -ben- diyebilirsin”

Bencillik, kibir, narsisizm bugünlerde çok konu ediliyor. Mete nin kendisine -inatla- “sen” diye seslenmesi eklenince; insanın “ben” ile imtihanına doğru genişleyen düşünce yolculuğu belirdi.

Eski Ahit ‘te geçer. Tanrı Musa ‘ya seslendiğinde Musa sorar;
“Sen kimsin ?”
“Ben benim.”
İbranice de “ehyeh asher ehyeh”… (“Yehova” ismine, verilen bu yanıt üzerinden de gidiliyor. )

“Ben ‘im” in Fransızca karşılığı “Je suis”.
Charlie Hebdo olayından sonra “Je suis Charlie” sloganı, İsa ‘nın yaygın kullanılan adı “Jesus” ile “Je suis” in akrabalığını akla getirdi. (sesten çok yazım yakınlığıyla)

Literatürde böylesi bir bağın kurulduğuna rastlamadım.
Üzerinde pek tartışma olmayan haliyle “Jesus”; Joshua (caşua), Maşiah, Mesih şeklindeki seslenişlerin bir sentezidir.
“Jesus of Nazareth”…  Nasıralı İsa
Nasranilik, geçmişte Hıristiyanlık anlamında da kullanılmış.
Christ=χριστ (yunanca mesih)…
Kristiyan, Hıristiyan, Jesus ile yanyana getirilip, isim soy isim gibi benimsenmiş: Jesus Chiristus.
Dilimizde İsa Mesih
Barack Obama nın başkanlık yemini sırasında rahip diğer isimlerin yanında “İsa” ismini de kullandığı için eleştirilmiş !

Heybeye bir de İslam Tasavvufundaki “En el hak” ı da koyup yola devam ettiğimizde; ister İsa diyelim ister Jesus, sadeleştirdiğimizde elimizde BEN kalıyor.
Tanrı ‘nın ve insanoğlunun sesinden BEN
BEN ‘İM
Kuran ‘daki “Biz Adem ‘e ruhumuzdan üfledik” söylemi de Yaradan ile insan arasındaki mesafeyi şaşırtıcı biçimde azaltan türden.
“O kim olabilir ?” sorusuna verilen yanıt:
“Ben ‘im”
Tanrıdan insana aynı soru gelseydi (Kimsin ?) rahatlıkla aynı cevap verilebilirdi:
“Ben ‘im”
Karşılaşılan sesin, her şeyi biliyor olması, özel isim söylemeyi bile gerektirmezdi;
“Benim”
Bir şey anlatılırken sadece “bir şey” anlatılmadığını da araya sıkıştırarak ilerleyelim.

İnsan.
Uçsuz bir mağara misali, içe doğru adımlandığı kadarıyla bilinebilen övülüp yaratılmış biz…
Daha ilersini “zannetmekle” yetindiğimiz uzun bir mağara.
Ama o mağaranın önünde bir örümcek ağı vardı. Kötü niyetle yaklaşanları gerisin geri çevirmişti…
Belki içinde de, kademe kademe örümcek ağları var. Kapıyı sadece iyi niyetin aralayabildiği…

Birey ‘de Tanrı ‘nın ruhunun bir parçası var ise, Tanrı tarafında da “Ben” de olup biten her şeyin bulunduğu bir “iddia” sayılmaz herhalde.
Öyleyse, “ben” in gelişmişliği, farkındalığı, dilekleri, arzuları İlahi bir geri dönüşe tabidir. Bu geri dönüşlerin de, izafi duran “doğru” talebi buldurana kadar, “kabul” temelli yanıtlar olması mümkün. Hem bireysel, hem toplumsal.
Konunun bu tarafı; yaşamdan talep edilen şey le ilgili sorumluluğu alma kısmı.

Bugün, Devlet Bahçeli ‘nin dediği; “Jest ile rest arasında bir harf fark var”.
Ben ile Sen arasında olduğu gibi.
Mete kendi hayat okulunda, şimdiki katışıklığı giderip, herkesin bir şekilde düşüp çıktığı engellere takıla takıla kendi yolculuğunu sürdürecek.

Mordoğan ‘daki bir derede kendi aksini görüp çok beğenen Narcissus ‘dan gelen Narsizm e uzanan “ben”.
Doğduğu dünyada kendisine hazır verilen anlamlar ve tanımlamaları kendisininmiş gibi benimsedikten sonra, yeni anlamlar bulan “ben” e yolculuk.
Keşfettiği her yeni anlamda, ne kadar eksik ve yetersiz olduğunun ek-keşfini yaşayan “ben”
Giderek “sen” ile “ben” in bütünleşikliğini keşfeden Yaradan ile yaratılanın sıkı bir iç içelikle zaman içindeki yolculuğu keşfeden “ben”.

Mevlana ‘nın “sen” i yüceltmesi ötelenemez bir öğreti olarak hayatlara eşlik ediyor.
Gizli öznesi “sen” olan: “Gel, ne olursan ol gel.”

Unesco 2007 yılını Mevlana Yılı ilan ettiğinde, Mevlana hakkında olumsuz düşünceler geliştirmiştim.
Daha önceki yıllarda bir Alman misafir “Rumi” yi tanıyıp tanımadığımı sormuştu.
Dünyanın “gizli eli” her fırsatta insanlara Rumi yi tanıtacak etkinlikler yapıyordu.
Silah, para ve fiziki güç tutkunu “dünya yöneteni” Mevlana ‘yı bu kadar öne çıkarmak istediğine göre; Mevlana ‘nın “teslimiyetçiliğini” kitlelere yaymak istiyor; böylece bir dirençle karşılaşmadan hakim olmanın önünü açmaya çalışıyorlardı.
Mevlana, Moğollara da teslim olmaktan yana tavır aldığına göre, yaşam öğretisi “iyi” de olsa, gündelik hayatta “ezilmenin”, “sömürülmenin” psikolojik mimarlarından biriydi.

“Ben” in ötedeki “sen” e doğru yarım basamak çıkmaya kalkması, bir gün önceki “ben” e muhalif duruyor. Bu göze almadan İn ‘in derinlerine doğru ilerlemek neredeyse imkansız.

Palavranın bol olduğu sahneden gelen veriler şöyle biraz uzaktan bakınca; aslında “palavra” olduğuyla ilgili “açıkları”, bilerek ve isteyerek veriyor.

Bir kişinin bir kuşa “işkence” yaptığı görselini izlerken, o kişiyi “ezmek” ile Allah ‘a havale etmek arasında gidip geliyorum. Hemen buna bütünleşik; sinir sistemi olan, canının yanma yeteneği olan bir organizmayla kendi ilişkimi sorguluyorum. Dünyada her yıl en az 8 milyar tavuk insana besin olsun diye kafası uçuruluyor. “Doğanın kanunu” diye geçiştirsem de, bir kanatlıya “insanın midesine girmek için ölmeye razı mısın” diye sorulmuyor. Her iki halde de can ölmeyi reddediyor ve bunu -konuşmayı bilmese de- direnmesinden anlıyoruz.
(Teatral da olsa, bir dürtme uğruna alay konusu olan, linçe uğrayan, ağır sıkıntılara katlanan insanlara gelecekte teşekkür etme ihtimali çok yüksek)

Silah üretip, öldürmeyi yasallaştırıp, içimizde öldürmeyi/ötelemeyi onaylayıp; insanı “kimya” ile öldüreni -kendimizden ayırıp- “hayvan” ilan ettiğimizin farkında mıyız ?

——————–
“Siyasi vatanperverlik”…

Kökü dışarıda olan kanallar eliyle “günceli” takip ediyor olmak, palavrayla ilgili başka bir açık. CNN, FOX, CNBC, BBC ? Başka ne vardı ?
United Colors of Benetton 🙂
Bunlara da önceden hiç güvenim yoktu. Şimdi fırsat buldukça takip ederim.

İyi niyet, bir başkasının “kötü niyeti” üzerinden organize olduğunda; Hüsn-ü Zan ‘na da muhalif duruyor. Tarih Yaradan ‘ın “güzel olana” doğru bir parkur hazırladığını ispatlıyor. Yaradan ‘ın kurguladığı yaşam ile muhatap olan insan, sevgi ve aşk ‘ı vitrin pankartı olarak görmüyorsa; “en kötü” yü asgari bir kabul ile selamlamak durumunda gibi görünüyor.

Buraya nereden geldik ?
Ben…
“Ben iyi, sen kötü”
“Ben iyi, sen iyi, o kötü”
“Sen mükemmel, ben aşağılık”
Falan, filan…

Eeee ?
Yaşam, içinde binlerce, milyonlarca sır barındırıyor.
Binlerce sır olmuş mucize.
Soft mucize ya da hard mucize.

Sırrın bir kısmına erişmiş alim kimlikler, yine sırların “sırlığına” halel getirmeden, eserlerinde gelecek nesillere ipuçları bırakmışlar.
Kimi yaşamın kriptolarıyla ilgili algoritmaların genel hatlarını hakkında fikirler vermiş, kimi algoritmaları kendi tarzında işleyip insanlığa eserler sunmuş.
Tahminim, merkezi otoritelerin “öcü” olarak takdim ettiği kimlikler; kanıt örneklemeler yaptıkları için daha fazla “ötelendiler”.

Mevlana ‘nın öz Türkçe yazdığı şiirleri okurken utandım.
Said-i Nursi de bir insandır. Hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmasam da, gördüğüm kadarıyla; zekasıyla, metafizik derinliğiyle özel bir insandır.
Dert ettiği şeye, ne anlatmaya çabaladığına ilgisiz kalmak “Ben biliyorum” un, güncellenmiş hali.

Halının kenarındaki köşesindeki “nazarlıklara” takılıp, duvara asmaktan vazgeçmek gibi seçenekler aslında hayatın “duygusal sınavının” bir parçası.

Geçmişteki alimlerle ilgili düşüncelerim; günümüzün ötelenmiş ya da kutsanıp baş tacı edilmiş alimleri, sanatçıları, kanaat önderleri için de geçerli. (Ezber itaat da bir yere götürmüyor)

Bulma/bilme yolculuğunda, sesini sessize almış binlerce, on binlerce dehanın atlarının havalanan tozu çoktan yere çöktü.

Dünyanın dört bir köşesinde, soft ve hard manipülasyonlara aldırmadan, “iyi”, “kötü” demeden fark etme yolculuğuna çıkmış, hatta manipülasyonların kendisini bile birer “veri” olarak değerlendiren milyonların varlığı; insanoğlunun Adem olma yolculuğunun gurur kaynağı.

Kendi verebildiklerim, vermeye çalıştıklarım; hazırlık sınıfı düzeyinde.
Yeni bir duygusal pozisyon önerisi ve hayatı okuma hakkında bir kaç ipucu.

Zamanını bilme, çerçevesini çizme, uygun dille sunma konularında çok eksiklerim var.

Tek bir cümlesiyle hem bir profesörün hem de bir çobanın elinden tutabilen alimler derinden bir saygıyı hak ediyor.

Naçizane, Mevlana nın “Aşk” a yaptığı vurguya küçük bir açılımla kendimi avutayım:

Aşk, insanın içine atılmış, yakıp kül eden, bir türlü kesin bir tanımı yapılamamış, ciddi, yaşamsal bir sorudur.
(Ask: İng.(ve bir çok dilde) Soru – Dan, İsveççe: Kül)

“Ben”, aşkı matematikle, edebiyatla, coğrafyayla, dilbilimle, biyolojiyle uğraşırken bulur.

Yaradan herkese “alim” olma sorumluluğu yüklemiş değildir.
Her insana, kendi yetenekleri seviyesinde aşkı bulabilme keyfiyeti Tanrı tarafından verilmiş olmalıdır.

Dünyada, -aklı olmayan canlılar dünyasını taklit etmekte direnen-  çok küçük bir azınlığın kalacağını tahmin ediyorum.

Uzun lafın kısası, madem ki Tanrı, Adem olma yolculuğunda orta yere “BEN” diye bir anahtar koymuş; dış dünyada “kötü” icad edip “kötüyü yenmek” devrim olmuyor.

Soluk alıp veren her birey seçilip akıl ile onurlandırdığını hissettiğinde, iç dünyasının ezberlerini devirmekten dış dünyanın devrimini devirmeye dahi vakit bulamaz.
Atalay Ergezen
20.12.2018

Etiketler:

Tren
Marşandiz
Mars adın
Portakal
Papağan
Ne dimek ?