MUHİTTİN’İN GERÇEK ÜSTÜ YOLCULUĞU /Kuyruklu masal (Hotel Uniform)


“…Nikola Tesla ‘ya ait fanilanın bir parçası demişlerdi. Daniel yeniliklere açıktı ama ne üdüğü belirsiz bir bez parçasını, yastığının altına koyacak kadar geri zekalı değildi…”
En son nerede kalmıştı. Bildiği fizik kurallarına uygun hiç bir şey yoktu. Çarşıdan aldığı yarım ekmek köfte elinde, usuldan bir banka ilişmiş, içinden  “seviyorum” diye geçirmiş; yemekten önce kitabın son sayfasını tekrar okumaya başlamış, ardından gözleri kararmıştı.
En son nerede kalmıştı.

Onu tanıyanlar vardı. Ve onun tanıdıkları vardı.
Muhittin için “yarın” vardı. Yarın -aşağı yukarı- belliydi.
An ? Saniye öncesi… Saniye sonrası… Birbirini takip eden.
Rakipler vardı. Dostlar vardı. Tırnaklarla kazınmış uzun bir geçmişi, olduğu kadar olduran; modern sunaklara emanet edilmiş gelecekler vardı.
Evet, bir de, dün defalarca zar atmış, bol bol dü şeş gelmişti.
Orada, bankın üzerinde bıraktığı kendisi, yerinde duruyor olamazdı. Yana devrilmiş, insanlar başına üşüşmüş müydü ?
Bir anlık karanlığın ardından, beden bütünlüğü yine yerli yerinde ama bambaşka bir yerdeydi.
“Hayatımda böyle bir şey görmedim…”
“Hayatımda böyle bir şey görmedim…”
Evet, dönerse böyle başlayacaktı söze, ama şimdi çözülmesi gereken çok daha ciddi sorular dolanıyordu beyninde…
Doğduktan o banka oturduğu ana kadar ne kadar zaman geçmişti ? Bir dakika mı, bir kaç saat mi ?
Çevresinde bulutsu bir zemin ve alabildiğine bir derinlik. Madde burada tatile mi çıkmıştı ? Dönerse tüm bunları hatırlayabilecek miydi ? Derken… Beyninde sürekli tekrar ettiği cümleleri bir daha söyledi:
– Beni buraya kim getirdi ?
– Benden beklenen ne olabilir ?

Muhittin, bir kedi sesiyle irkildiğinde, yanında mırıldanan canlıyı gördü. Başını biraz yana çevirmiş, eğmiş, ağlar gibi inliyordu. Belli ki açtı. Bir kedinin milyon yıllık serüveni beyninden geçti;
Cansız dediğimiz bir madde iken, tek hücreli bir canlıya dönüşmüş, varlık mücadelesi onu yeni bir gemi yapmaya zorlamış; o çok hücreli bir geminin kamarasında yolculuğunu sürdürmüş; daha büyük gemilerle karşılaşınca daha büyük gemiler inşa etmiş, karmakarışık yeni birimler yolculukta yerlerini almış…
Gövdesinde siyah kuşaklar ve benekler vardı. Bir gözünün altında, çenesinde aynı renkten benekler vardı. Muhittin bir canlının kendisinden yemek beklediğini düşünmekten böylece vazgeçti. Nihayet yemek bekleyen, onu bir gemi olarak kullanan, onun bedenindeki milyonlarca canlı da olabilirdi.
“Yaklaştın ama erişemedin” diye bir ses gürledi.
Muhittin irkildi… “Sen kimsin ?”
“Yanına gelen kedide yaşayan mikro canlılarının sözcüsüyüm”
Ve devam etti…
“Ana kumanda merkezinin bize sunduğu yeteneklerle varlığımızı sürdürürüz. Çoğunlukla sindirim sisteminde konaklarız. ”
“Teksoplazma Gondi mi yoksa ?”
“Hayır biz yerli konar göçeriz. O istilacı konar göçer. Hatta bazen size de göçer…”
Muhittin sordu:
“Peki bu kedi neden aç kaldı ?”
“İçimizdeki büyük çoğunluk bir akbaba ya da kartala geçiş yapmayı ümit ediyor. Bunun için uzun süre beklediler. Aramızdan gelişmemiş sabırsız türler de var. Onlar erken ayrılıp toprağa, bitkilere karıştı.
Uygun vaktin geldiğini düşünüp harekete geçtik. Bu kedinin içinde bulunduğu grupta birden fazla alfa kedi var. İlgili merkezlere uyarı gönderip gruptaki tek dişi kediye istek duymasını sağladık. Böylece diğerleri bunu afaroz etti ve yiyecek bulamayacağı bir alana kaçmak zorunda kaldı. Şimdi ölmesini ve bir yırtıcı kuşun sindirim sistemine geçmeyi bekliyoruz.”

Vay be… dedi Muhittin içinden… Vay be…
Bu arada müthiş bir açlık hissi bedenini sardı. Sinir ağlarıyla donatılmış bedenini iyi kötü tanıyordu. Tüm memelilerde koskoca bir beyin vardı. Çıplak gözle görülemeyen küçüklükteki bir organizmanın bilgisi, bu dev yapıyla nasıl boy ölçüşebilirdi ki ?
Tam tersi mümkün olabilir miydi ?
Bu bedenlerin işleyişi birbirine benziyordu. Sanki büyük birimdeki bilgi bankası, taşıdığı küçük birimlerin bilgi bankasından daha fakirdi. Sanki -ters bir orantıyla- cüsse aldatıyor, birim küçüldükçe hakimiyet oranı artıyordu.
Nereye kadar  gidebilirdi ki ? En verimli varlık bilgisi, havada uçuşabilecek kadar küçük olabilir miydi… Öpüşürken, nefes alıp verirken, sindirerek, dirilerek, ölerek bedenden bedene gezebilen özellikteyse…
Hacim küçüldükçe bilgi büyüyorsa, daha da küçüldüğünde… Daha da küçüldüğünde…
Zamanın dahi anlamsızlaşacağı derinliğe gidildiğinde ?
Hiç…
Hiç ?
—–
Elindeki köfte ekmeği ısırmak üzereydi.
Bankın üzerine oturttuğu ağırlığını yeniden hissetti.
Demin bir yolculuk mu yapmıştı, yoksa hep burada mıydı ?
Aklında kalan sadece bir kaç kelimeydi:
– Beni buraya kim getirdi ?
– Benden beklenen ne olabilir ?

Çok geçmeden yanına bir kedi geldi. Aç görünüyordu. Beyaz tüyleri siyah desenlerle süslüydü. Mırıldanıyor ve yiyecek bekliyordu.

Muhittin, ekmeği poşetine koyup, kitabı tekrar eline aldı. Rasgele bir sayfa açtı:
“…Sevgili Daniel… Huzurlusun ya da huzursuzsun. Bu benim senden beklediklerime bahane değil. Senin deden takvim yapraklarıyla yetinmek zorundaydı. Okula yürüyerek giderdi, çantasında somun ekmek taşırdı… Hiç bir masraftan kaçınmadım; senin eline dünyayı tutuşturdum. Düşünecek, çalışacak vaktin kalsın diye, rutin işler için otomatik makineler aldım. Sen hala karı/kız peşindesin… Ya da dışarıyı düzeltme derdindesin. Sebebe ihtiyacı olmayanın -kurguladığı sebep zincirini dahi- hala çözemedin. Bir de sıkılmadan benden para istiyorsun. Şartlarından şikayet ediyorsun. Seni oraya kim getirdi ? Ha söyler misin kim getirdi ? …”

Kitabı kapattı.
Bir kaç hafta sonra yapılacak seçimler için partiler propaganda yapıyorlar; sandıklar hazırlanıyor, caddeler bayraklarla donatılıyordu.
Muhittin in içinde, bir anlık “insan bağımlılığı marazası” nüksetti, tanıdıklarıyla buluşma isteği geldi.
Evine doğru yönelmişken, birden yönünü çevirdi ve dudağından garip melodiler eşliğinde kelimeler döküldü:

Sandık
Sandık
Hep kandık
Doğduk sandık
Madde sandık
Esas sandık

Nihayet insandık

Adem, adem huu

11/12.09.2018

A.E.