ÖĞRETMEN TOKAT İSTİYOR !


Kızım Defne yi gösterip, “O nun hedefi de Youtuber olmak” dedim.
Araya bir es bile girmeden davetini yaptı;
“Hemen kameranı çıkar Defne ve bana bir tokat at”
“Ciddi söylüyorum… Youtuber, yazarı böyle tokatladı diye yayın yaparsın… Saçma sapan yazılarınızı okuyacak vaktimiz yok artık, dersin… Alın kitabınızı da gidin, dersin…”

Defne 12 yaşında. Bu davete gülümseyerek karşılık verdik. Kitabını imzalatmak için yanına geldiğimiz kişi de Nihat Genç.
Kimilerinin işlemcisi 3-5 kat hızlı çalışıyor. Nihat Genç de onlardan. Dilinden dökülen bir şeyi anlamaya çalışırken, o diğer cümlelere çoktan geçmiş. Geçmiş olsun…

Şimdi şu, tokat konusu… Bir “kinaye” var mıdır diye de düşündüm. Ama yok… Böylesi bir kinaye Genç ‘te durmaz…

…….

Bizim Mete, dün sabah kapının eşiğindeki alışveriş torbasını kapmış, mutfağa kadar getirdi. Biz de ona hayretle, gülümseyerek baktık. O da zaten, yaptığı işi görmemizi bekliyordu. Nihayet bir buçuk yaşında ve bir savaş içinde.
Yer çekiminin bitip tükenmeyen bir tokat olduğunu bizler unutalı çok oldu.
Mete kendisine verilen bedenin yetersizliğini, yer çekiminin gücünü yenerek aşmak istiyor. Büyükleri taklit ederek uzun bir yola çıkıyor. Ne kadar güzel taklit edebilirse, hayatın tokatlarından o kadar uzakta kalabilecek.

“Uzun inci bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim…”

Ünlü ozan Aşık Veysel. Aynen öyle. Uzun ince bir yol. Taklit ettikçe ödüllendirildiğimiz. Hem de taklit-ödül ilişkisini ruhumuzun derinlerine kazıyan çağlarda yürüyerek…
Var olmanın asgari temel meselelerini taklitle çözüme kavuşturuyoruz.
Tamam.. Sonraki taklitlere gelecek olursak; İşte zurnanın çaldığı yer… Ne halde olduğunu bilememe hali.

Tokattan kurtaran “taklit”; hangi noktadan sonra tokatın “nedeni” olabilir ?

İzafi mi izafi…
Örnekleyeyim mi;

Decartes ‘in ünlü sözü; “Düşünüyorum, öyleyse varım”
Çeşit çeşit tariflerden bir tanesini taklit ederek de seçim yapabilirsiniz.
Benim bu günkü tercümem şöyle;
Var olduğunu bilmek, her insana kendisine özel “düşünme” sorumluluğu yükler.
(Yarın, bu tercümemin eskiyip, bir yenisini bulmayı ümit ediyorum.)

Herhangi bir konuda, dünyanın en mükemmel, en güzel, en doğru düşünce zincirine bedavadan konabilirsin. İyi, ama bir kötü tarafı var; sana ait değil 🙂

Ya da Sokrates ‘in ünlü hikayesi;
Öğrencisi “ne zaman bilge kişi olurum” diye sormuş. Gölde öğrencinin kafasını suya bastırmış; “Bilge olmayı, nefes almayı arzuladığın kadar arzuladığında bilgeliğe ulaşacaksın” demiş. Ders ? “Hedeflerine arzuyla bağlanmalı”
Yanlış “ders”… Ismarlama arzu mu olurmuş ?

Sokrates, kendi ifadesiyle, yaptığına bu anlamı yüklemiş olsa da, benim çıkardığım ders başka:
Öğreten, tokat ile, ipucu ile yardım eder ama kopya vermez.

Hikayenin 2. versiyonunu uydurayım;
Öğrenci, bir dalgınlığına gelir “ne zaman bilge kişi olurum” diye sorar. Sokrates, onu dereye kadar görürür. “Şimdi suya giriyoruz” der ve suya dalar. Öğrencisinin arkasından geldiğine emindir. Derin noktaya geldiğinde, arkasını döner; heyhat ! Öğrenci yok ! Arazi olmuş…
Sokrates gülümser… “Bu çocuk, olacak…”

İşte tam burada raflar dolusu kitaplar, binlerce, milyonlarca kelimeler soft tokatlar gibi görünebilir göze… Hem bilme, anlama çabası… Hem onları izlemek üzere harcanan, harcanacak olan, dakikalar, saatler, günler, aylar…

Buradan kitap düşmanlığına varmak yersiz olur. Neticede düşünmek, kelimelere sıkıca bağlı. Beyinde sürekli akan kelime ve cümleler, bireysel keşif sürecimizin vazgeçilmez sembol ve kavramları. Dil nedir ? Kaç çeşittir ? Ölü diller ? Yeni doğmuş dil ? Öldü sanılan dil ?
Çıktık mı bir yolculuğa… Hem de tek başına… Tek başına doğmuş gibi… Tek başına ölecek gibi… Uzun ve ince olan yolun kenarı köşesi seçilebiliyor mu ?

On-road alanda off-road okuma…

Ruha bir beden vererek sorumlu kılan İrade; soruyu da yanıtı da bireyin sırtına yüklüyor. İletişim var ama yalnızlık da var. Tek başına yürümek zorunda olduğun alanlarda yalnızsın. Sendeki düşünce, ifade edilmiş tüm düşüncelerden ayrıldıkça, “düşünen birey” olmanın hakkı yola çıkıyor…
Sonu olmayan “bilme” yolculuğunda, yerçekimine, kendisine ait kas gücünün tokatlarıyla yanıt veren birey; yine kendisine ait nöron bağlantılarının kazanımlarıyla sonsuz merdivenin basamaklarını çıkmayı öğreniyor.

Sevmek ve onun mahrumiyeti de bu yolculuğun en güzel enstrümanı. Madde ile duygunun hasreti, vuslatı gibi. Bilgiyi aramak ile sevgiyi aramak ince yoldaki kapıların seri bağlı anahtarları gibi.

Yeni nesil gümbür gümbür… Dünyadaki zamanının sınırsız olmadığının farkında. Uçuruma savuracağı ezberleri ebeveynine kıyasla daha az. Nihayet, kişisel gelişimini bilgisayarın işlemci hızına konumlandırması gerektiğinin farkında. Kamerasının kayıt tuşuna basıyor, montajda nefes aralarını bile kesiyor, lafı dolandırmadan, tıkır, tıkır, tıkır…

Yeni nesilden hard bir tokat ümit eden Nihat Genç ile bu konulara hiç girmedik. İmzalaması için kitabı uzattım. İsmimi sordu, yazmaya başladı… Biraz uzun sürdü yazması…
“Akrostişli bir selamlama olacak herhalde” dedim.
Sadece gülümsedi.
Teşekkür edip ayrıldık.
Biraz ötede, kitabı elime aldım, ne yazdı acaba…
Çözemedim… Evde bakayım…
Nihat Genç in ne yazdığını 5-10 dakikada ancak “çözebildim”. Kimi kelimelerin bazı harflerini atlamış, kimi kelimelerin tümünü yazmaya “üşenmiş olmalı” ki, yarısına kadar yazıp diğer kelimeye geçmiş. Mevcut harflerin ne olduğunu anlamak için hayal gücünü kullanmak gerekiyor…
Nihayet, bir dilek cümlesi… Selam… Akrostiş falan yok…

Dünya nın tüm insanları;
Öğretmenlerimiz bize soft tokatlar atıyor. (Kimileri, hard tokat beklediğini ifade ederek)
Yeter ki tokatın softu, bizim kapıları aramamıza, bulmamıza kafi gelsin.

Atalay Ergezen

Urla 26.03.2018