OTOBÜSLE 5 DAKİKADA 1 KM

On yıl aradan sonra İzmir ‘de bir semtten diğerine otobüsle gittim. Üçkuyular – Alsancak arası yaklaşık 10 km. Belediye otobüsü bu yolu 55 dakikada kat etti.

Vakit öğleden sonraydı. İnerken, şoföre, eskiye nazaran ulaşımın daha da zorlaştığını söyledim, o da bana bu hat için 1 saat 5 dakika süre tanındığını, çoğu kez çay içecek zamanlarının bile kalmadığını anlattı.

Yaptığım bu uzun seyahat sırasında etrafı izledim. İnsanlar duraklarda bekliyorlar. Çoğu ayakta. Kimi oturuyor. İnsanlar sabırla bekliyorlar. Hayatın vazgeçilmez bir parçasıymış gibi bekliyorlar. Uzun bekleyişin ardından kavuşulan otobüs, çıldırmaya ramak kala imdada yetişiyor sanki. O kapının sesi, bazen tek hamleyle okutulabilen kent kartın “bip” sesi, “lütfen arkalara ilerleyelim”, “orta kapıyı açar mısınız”… Ayağın yerden kesilmesi en büyük teselli. İnleyen motoruyla yokuşa sarılan bu araç beni hedefime götürecek ya… Buna da şükür.

Söylemesi ayıp, 2007 yılındayız. Seksenli yıllarda “Uzay 1999” adlı dizinin eşliğinde kurgulanan fantezilerin isabetsizliğini günü gelince anladık. Ama 1985 yılında üniversite kampusuna erişebilmek için duraklarda yollarda ciddi sayılabilecek “boşa zaman” harcarken, birisi 20 yıl sonra çilenin hiç eksilmeyeceğini söylese inanamazdım.

Bir insan haftanın beş günü bu çileyi çeker, her gün 20 km kat etmek için 2 saatini harcarsa, o insanın beş sene sonra ruh sağlığı ne durumda olur merak içindeyim. Gerçi herkes aynı şartlar içinde yaşarsa, bir müddet sonra aynı şekilde etkilenen insanlar kendilerinde ve etrafta bir anormallik hissetmeyeceklerdir. Erich Fromm bunu “Normalliğin patolojisi” olarak tanımlar. İçimizde volkanlar patlarken, bir sürü sıkıntının üzerine tuz biber olan yol çilesine kahrederken, dış dünyayı donuk bir yüz ifadesiyle, bedenimizi hiç kıpırdatmadan izlememiz bir çıldırma belirtisi sayılabilir mi?

Bir başka teori üretirsek, insanı duraklarda ve kısa mesafelerin uzun yolculuklarında çıldırmaktan alıkoyan şey, kendisini bulunduğu ortamdan soyutlayıp rüyalara dalmasıdır. Kent içi yolcusu, yaşadığı zamanın 10-20 sene sonrasını, metroları, hızlı trenleri düşlemekte, çilenin biteceği günlerin rüyasından kopmasını sağlayacak tüm kapıları kapatmaktadır. Bedenini son bulunduğu noktada sabitlemekte, sıradan el, ayak hareketleri bile yaşadığı ortamla yeniden yüzleşmesine vesile olabilecek tehlikeler içermektedir. Belki bu yüzden, duraklar bir fotoğraf karesi gibi, donuk yüzlerle hiç kıpırdamayan, otobüse binip rutin işlemleri tamamlayınca, demin yarıda kalan rüyasına tekrar devam eden, bu dalışla ancak diğerinin uyarısıyla birkaç adım atabilen insanlarla doludur.

Bu rüya, bir otomobil sahibi olup kentin “zaman gaspına” evlada demek yönünde de olabilir. Kentin hoyrat caddelerinde otomobille ilerlemek başka tür bir sıkıntıdır, henüz bilmemektedir, ama bu kurtarıcı rüyalardan vazgeçmek için haklı bir gerekçe değildir.

Otobüsten kurtulmanın kolay ulaşılabilir ve en çok başvurulan yolu otomobil, aynı zamanda bir kentin tıkanmasının da bir parçası. Henüz otomobili olmayanların otobüsten kurtulma düşleri, aslında, otomobili olanların toplu taşımı tercih etmeye dönüşmesiyle, kent rahat bir nefes alabilir.

Toplu taşım, tüm gelir gurupları için, tüm sosyal, kültürel kesimler için cazip bir ulaşım yöntemi haline gelmek zorunda. Özel aracıyla kente kuzeyden güneyden ya da doğudan giriş yapanlar, toplu ulaşımın başladığı o kenar semtteki büyük otoparka aracını park edip, kent içi ulaşımını otobüslerle, metrolarla, hızlı trenlerle yapabilmelidir.

Elbette bu işlerde rica etkisiz bir girişim… Toplu taşım, araç sahibi için cazip hale gelirse, aracını uygun bir yere park edecek, ya da kent içinde yaşıyorsa, onu sadece hafta sonu gezileri için kullanacaktır. Üçkuyular – Alsancak 55 dakika sürerse bunun cazibesinden değil ancak çilesinden söz edilebilir.

21.10.2007

Akşam Ege