OY MADIMAK… KİBRİT, İLMEK, DARAĞACI

İnsan, bir başkasını öldürme potansiyeline sahip olmaya görsün… Namus, intikam, kamu vicdanı… Elbet uygun bir gerekçe bulunur. Tabii bir de töre. Geçen gün gazeteler yazdı; baba kızını öldürmüş, siyahlar giydirip ritüeli yerine getirerek… Ardından pişmanlık duymadığını söylemiş.

2 Temmuz 1993 günü Madımak oteli önünde toplananlar, ateşi yakanlar, ateş yakmayıp kalabalığın bir parçası olarak yangına psikolojik destek verenler bu yaptıklarından pişmanlık duyuyorlar mıdır ?

Ölümü hak etmenin gerekçeleri yaşamı hak etmekten daha fazla neredeyse. Bir kez dünyaya gelerek işlenen suç, bunun zıddı “dünyadan gitmelere” vesile oldukça, cezasına ya da ödülüne kavuşuyor.

Değilse bana ne Saddam ‘ın nasıl asıldığı, boynuna ilmeğin nasıl geçirildiği, kaç metreden aşağı bırakıldığı, ip koca gövdeyi tartınca nasıl sarsıldığı…

Hayata bir yasa ile son vermek ile, herhangi bir yasayı referans almadan diğerini öldürmek arasında küçük bir benzeşme var; her ikisinde de biri/ birileri ölüyor. Her tür yasal/yasadışı infazın değişik versiyonlarına internette rastlamak mümkün. Ama vahşetin teknolojik paylaşımı, eski düzen kitlesel histerilerle ikame olacak kadar kuvvetli değil.

Gladyatör rakibini yere indirip, kılıcını boynuna dayayacak. Seyirciler hep bir ağızdan, öldür, öldür, öldür. İçinde bir ideoloji yok, öldüren haklı, öldürülen suçlu falan da değil. Öldürenin kutsal bir gerekçesi yok, öldürülen törenin kurallarını çiğnemiş değil. Hepsi aynı derecede masum, aynı derecede suçlu.

İki bin yıl öncesinin ölüm ritüelleri bugünkünden daha samimiydi. İzleyenlerin ve yaşayanların haklı bir gerekçe aramaya ihtiyaç duymadıkları, ruhun açığına bir mantık aramadan ritmik bir periyotta çare buldukları oyunlardı. Oysa artık modernleştik, sebep sonuç ilişkisinde bir mantık aramak, ister resmi olsun, ister gayrı resmi olsun ölümle sonuçlanan cezalara haklı gerekçeler bulmakla yükümlüyüz.

Öldürmek bir oyunun parçası olamayacak kadar “kötü bir eylem” haline geldiğine göre, gerekçelerin bu eylemin “kötü” sıfatını alt edecek kadar güçlü olması gerekiyor. Bunun kolayı da her zaman bulunuyor. Birinin yan bakması, kızın kendi sevdiği birisini istemesi, birinin borcunu ödememesi, birinin hakim olan dinin kurallarına uygun davranmaması, ötekinin vatanı satması ya da bir kadının bir erkekle birlikte olması… Bir kişinin ya da grubun diğerini öldürmek için mutlaka bir bahane aradığı da söylemez belki ama, ele geçen fırsatı (felaketi) değerlendirmekte tereddüt etmeyenlerin hayatla kurdukların ilişkinin keyfinden şüphe etmek mümkün…

Bu keyifsiz hayatın kitleselleşmiş olabileceğinden korkmaya başladım. Çünkü bir parti lideri geçenlerde kürsüden yüz binlerce insana sesleniyordu. O meydanda olmayan milyonlar ise televizyonları başında izlediler. Liderin elinde bir ip vardı. Boş, düz bir ip de değil. İlmeği hazırlanmış…

Devlet elbette kötü olanı kötülük etmekten alıkoyacak uygun tedbirleri alacak. Tarih boyunca bunun bir yöntemi de –tartışması halen devam eden- idam… Öldürme gösterileri tarih boyunca giderek azalmış. Giyotinler, darağaçları… Meydanlarda, kitlelerin önünde… İbret olsun, korku olsun, kimse onun gibi yapmaya kalkmasın… Zarar görenlerin vicdanı rahatlasın… Artık bunların ilkel görüntüler olduğunu herkes kabul ediyor. İnfazla ilgili materyallerin ve infazın gözlerden ırak olması, kamusal otoritenin bir çağdaşlık biçimi.

Sivil dünyada kimilerinin “haklı gerekçelerle” bireysel ve kitlesel ölümlere sebep olmasına olanak yaratan duygu ve düşünceler mutlaka araştırılmalı, çareler üretilmeli. Öznenin sunduğu gerekçeler arasında kaybolmadan tabii…

08.07.2007

Akşam Ege