Para var, besin yok. Neye yarar…

 

“Ben çok seviyorum bu hayvanları…Zorla değil ya…” Objektifiyle, öyküleriyle, fırçasıyla; Anadolu ‘nun yaşanan hayatının değerli tanıklarından Fikret Otyam böyle söyledi. Telefonla yaptığımız keyifli sohbette konumuz keçilerdi. Otyam ‘ın 100 tablosunun 80 ‘inde mutlaka bir keçi figürü olduğunu öğrendim. Ona “keçi ressamı” diyenler de varmış. Anadolu resminin bu vazgeçilmez öğesini incelerken Fikret Otyam ‘dan birkaç cümle almadan olmazdı.

“Siz hiç eline çakmak alıp ormanı yakan bir keçi gördünüz mü ? Siz hiç ormanda mangal yapan, közlerini öylece bırakıp ağaçların yanmasına sebep olan bir keçi gördünüz mü ? “ Otyam toplantılarda keçi konusuna böyle giriyormuş.

Tarım ve hayvancılık özel bir ilgi alanım değil ama gördüğüm mantıksızlık birkaç haftadır kişisel gündemime oturdu. Bizde hep, bir üretim sisteminin sadece “üreticileri”, yani o işten para kazananlar ön plana oturtulur. Gerçi bu konuda, sürüyle geçimlerini sağlayanları pek düşünen de yok… Öte yandan yerli ırk kıl keçilerinin yok edilmesinin tek olumsuz sonucu sürüyle geçinenlerin işsiz kalmasıymış gibi gösteriliyor ki, bu hiç doğru değil.

Ege Üniversitesi Zootekni Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, söyleşimizde ulusal besin politikasının önemini şöyle vurguladı: “Bir ülkenin besin kaynaklarını tükettiğinizde o ülkeyi tüketirsiniz” Paranın satın alma gücü, ihtiyaç duyulan her tür tüketim ürününe erişmeye yeter sanılıyor. Bugün için doğru olabilir, gelecekte ne olacağı belli mi ? Hani tersini düşünelim, çeşitli müdahalelerle ekonomi çöktü, satın alma gücü kalmadı… Bu durumda ülkeyi ayakta tutacak olan kendi ürettiğimiz besinlerin soframıza gelebilmesidir.

Sevgili Nedim Atilla, 30 Mayıs ‘ta “Gıda savaşları kapımızda, biz hala ithalat peşindeyiz” diyordu. Küresel ısınmanın etkisiyle, gıda konusunda ciddi sıkıntıların olacağına dair tehlike sinyallerini sadece duymuyoruz, yaşıyoruz da… Sadece bal arılarının doğadan uzaklaşmasıyla kıyametin kopacağını seneler önce Einstein söylemiş. Haberleri izledik, dünyada bal arısı nüfusu gizemli bir şekilde azalıyor.

Tüm ibreler, insanların kendi topraklarına, kendi bitkilerine, kendi hayvanlarına mutlaka sahip çıkması gerektiğine işaret ediyor. Verimlilik artırma kaygısıyla, genlerini, türlerini fazla kurcalamadan… Dünyanın her yerinde “yerli” olan en makbuldür. Yerli, yaşadığı toprakların koşullarına binlerce yıl içersinde uyum göstermiştir. Üretkenliğini, savunma sistemini, besleyiciliğini doğa kendi kendisine en uygun hale getirmiştir. Bitkilerde ve hayvanlarda ithal edilen türler mevcut üretimi desteklemesi yönüyle değerlendirilebilir ama ne yazık ki, bu alandaki politikamızda, yerli gen havuzunu yok eden, yarınını bilmediğimiz, kilo ve litrede avantajlı görünen yabancı ırklara kapımızı açmış durumdayız. Oysa ithal ettiğimiz üretim öğeleri, parasını verip satın aldığımızda “bizim” olmuyor. Onun sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürmesi için, yine ithal edilmesi gereken “ara ürünlere” ihtiyaç duyuluyor.

Yerli ırk kıl keçilerimizi yok etme politikası, tarım ve hayvancılık politikamızın ne olmaması gerektiğini çarpıcı bir şekilde sembolize ediyor. Sayısını 20 yıl içinde 15 milyondan 5 milyona düşürdüğümüz, bu tarihsel yol arkadaşımızı, gelecekte mumla arayacağız. Yüz yıllardır Anadolu insanına çadır olmuş, süt olmuş, peynir olmuş, tulum olmuş; aşı istememiş, ilaç istememiş, yem istememiş; sahibini masrafa sokmadan onu beslemiş bu çevik ırkın soyunu tüketerek yarına hazırlanıyoruz.

Akşam Ege 2008