RUH’UN HÜR OLMA YOLCULUĞU

Abdurrahman Dilipak ve rahmetli Toktamış Ateş birlikte program yapmışlardı. Sene 1997
Ayıkmadım…

2010 yılında aramızdan ayrılan İlhan Selçuk, 2007 de yazmıştı: “Dün bana işkence etmiş olanlarla bugün el ele vermeyi yurtseverliğin doğal ve sade gereği sayıyorum…”
Ayıkmadım…

Aynı yıl, bir sandık hikayesi kapsamında Cumhuriyet Gazetesi ‘nin kampanyası vardı: “Tehlikenin farkında mısınız !”
Yine ayıkmadım.

Aradan 20 sene geçti.
O günlerde doğanlar, şimdi üniversitelerde.
20 sene içinde -alışılmadık- neler neler oldu…

Kendi “ayıkmam” en az 20 seneye ihtiyaç duyduysa, hiç kimseyi henüz “ayıkmadığından” dolayı ne kınayabilirim, ne de öteleyebilirim.

Bu “ayıkma”, “senin bildiğinden fazlasını biliyorum” böbürlenmesi değil, “küçümseme malzemesi” değil, dün bildiğimi sandıklarıma muhalif durduğu için kendime kıyasla bir “ayıkma”.

Farklı bir önerim var ki yazıyorum.
Değilse ne konuşurdum, ne de yazardım.

Güncelde, geçmişte, -öneri konusunda- buluştuğum bir kimlik görseydim, onu iki cümleyle tavsiye eder, uğraşıp durmazdım.

Şimdi, -çoğunlukla kendi hatalarımı hatırlayarak- ruhun hür olmasının önündeki engelleri ve yeni tip bir algının zeminlerini sıralamaya çalışayım.

1- “Kötü” figürü üzerinden duygusal blokaj
Kötünün, -bir mücadele ortamına bahane olduğu için- hayata heyecan katan bir yanı var.
O sanki yaşamın anlamı gibi.
O mağlup edilecek ve her şey güzel olacak.
“Kötü” ye muhalif insanların yan yanalığından kaynaklı ruhsal/sosyal doyum da en cazip meyvesi…

İçinde bulunduğumuz kültürel ortamın “kötü” diye kodladığı kimliklere gözleri kapamak, kulakları tıkamak, genişçe bir veri bankasından vazgeçmekle sonuçlanıyor. Veri bireye ulaşsa da önemli bir algı engeli oluşturuyor.
Duygusal bir tepkiyle okunan metin, onun içindeki ikincil (daha önemli) veriyi bloke ediyor.

Örnek:
“Mazhar Alanson /baka baka doyamadım/ derken Kabe ‘yi kastettiğini söyleyerek, iktidar yalakalığı yaptı”
Bu önermenin tarif ettiği duygusal tepkiyi kabul ettiğimizde, çok önemli bir algoritma örneğini yakalamaktan da vazgeçmiş oluyoruz. Şiirin tümünü okumaya da yeltenmiyoruz bile.
2- Kalabalığın gücü
Yaşamın bize empoze ettiği; bir akıma/partiye/ideolojiye tutun, sayını artır, diğerini yen ve huzura er.
Pratikte bu formülün işe yaramadığını tüm dünya defalarca tecrübe etti.
“Kötünün iyisi” dahi olsa, destekleyip varılması ümit edilen yerin, yönetilen insanın ortalamasına uygun şekillenmesi kaçınılmaz.
Bu açıdan -değil sandıktan çıkmak- en ideal kadro ile en ideal “devrim” gerçekleşse bile, insanın oyalanmasından öte bir anlam taşıyamıyor.   Devrimin ideolojisi ne olursa olsun, yönetmek için açık ya da gizli “faşist” olmak zorunda kalıyor. (Otoritenin hayat yorumunun bireye zorla giydirilmesi de bana göre zamane faşizmi…)

Bireye yapılan tek yatırım “itaat” olunca, ruhu ve vicdanı hür olmayan kitleler; “kendisine ait sandığı görüşlerini” yeni bir durum karşısında güncelleme yeteneğinden mahrum kalıyor…
Bugün de yaşandığı gibi, tabi olduğu otoritenin yeni bir durumla ilgili fikirlerine (tanımlarına) kulak kesiliyor. Ve duyduklarını tekrar ediyor.
Tekrar duya duya, tekrar ede ede; bir ürün misali piyasaya sürülmüş fikri bir süre sonra kendisine ait sanıyor.

Oysa yaşamın dinamikliği ve karmaşıklığı; meclise, partiye, lidere, bir ideolojiye, bir propaganda programına hapsedilmeyecek ölçülerde geniş.

3- İtirazın alası kime olur ?
Hayat, korkusuzca, cesaretle, otoriteye meydan okumayı onaylıyor mu ?
Hatta, teşvik edip, kışkırtıp iktidar olan güce karşı durmayı bir “yüreklilik” olarak etiketliyor mu ?
Resmi ya da gayrı resmi, iktidar/muhalefet otoritelerine itiraz etmek “çerez” kalır. Benim önerim daha ciddi bir itiraz.
Bu, otoritenin en üstünde durana itiraz.
Evreni var edip, kurgulayana itiraz.
“Ne yapsak, ne etsek olmuyor. Sen ki madem her şeye gücün yetiyor, neden bu hayatın içine acı, zulüm ve huzursuzluk koydun ?”
“Tanrı varsa bile bu kadar azaba göz yummasını reddediyorum”
Gizli ya da açık, bir çok insana bu ve benzer itirazlar yabancı gelmez. Şarkılara, şiirlere de girmiştir.
Özellikle ateistvari  bir itiraz yaşamda ne olup bittiğini en doğru tarafıyla görebilme yolunda pozitif bir başlangıç olabilir.
Şöyle bir itiraz da işe yarayabilir:
“Ben, bahsettiğin kalpleri ve gözleri mühürlü olanlardan biri isem, neden ben ? ”

Nihayet birey, -kayıtsız şartsız- siyasi ya da ilahi bir öğretiler paketine teslim olmayı reddeder.
Aklını bir ideolojiye, kimliğe, öğretiye düşmanlık/dostluk ekseninde kiraya vermeyi reddeden insan, teslim olmuş insana kıyasla -çok daha fazla- nöronlarını çalıştırmak zorunda kalır.
Çünkü kafasındaki sorunun cevabı, Kant ‘tan, Spinoza ‘dan, Aristoteteles ‘ten gelmiyordur. Marx tan, Mao dan, Hitler ‘den gelmiyordur. Kuran ‘dan, Tevrat ‘tan, Avesta ‘dan da gelmiyordur. Güncele geldiğinde, Recep ‘ten, Kemal ‘den, Devlet ‘ten ya da Trump ‘tan da aradığı cevabı bulamıyordur.
Öyleyse iş başa düşer, ortaya dökülen tüm verileri incelemeye koyulur, beynindeki nöron sayıları ve bağlantılarını artırır, yani kendine ait aklını çalıştırmaya başlar.
Büyük ihtimal Tanrı nın istediği de bu olmalıdır. Verdiği aklın -kiraya verilmeden- kullanılması.

4-Kimse onaylamaz
Ortada ciddi, derinlerden gelen bir “onaylanma ihtiyacı” dururken, hayatın uzattığı tüm dalları reddetmek derin bir yalnızlık. Öyle derin ki, yanı başında bulunanlar dahi garipser.
Hiç bir partinin peşinden koşmayan, düşmana “düşman” demeyen, dosta “dost” demeyen, yasal/yasadışı hiç bir grubun parçası olmamış… İfade ettikleriyle hiç bir kesime “yaranamamış” insan tipi.
Bu da, sürecin, doğal, beklenilen bir parçası.
Bilim ile gözlem ile hakikati arama yolculuğunun olmazsa olmazlarından. Zaten yolculuk esnasında asıl onay verecek makam ile tanışmak bu yalnızlığın sızısını alıp götürecek gücü insana hissettiriyor.
Kendine ait nöronları çalıştırmaya başlayan insanın “boş zaman” kavramı da değişiyor.
Yeryüzüne düşüp, kendisine ciddi bir soru sorulduğunun farkına vardıkça, “çevrenin onayıyla” çevreyle harcanacak “vakit öldürmelere” vakti dahi kalmıyor.

5- Örgütsüz uyanış
Bu da “ayıkan insanın” yalnızlığına paralel bir durum.
Yaşamda bir şeyleri değiştirmek, hafızalarımıza bir cemaate katılma, bir gruba dahil olma, bir ideal etrafında birleşip grupla birlikte hareket etme ve giderek çoğalma; öngörülen bir programla birlikte hareket ederek “iktidar olma” şeklinde kazınmış.
Bu tamamen, bireyi tembelleştiren, sadece gruba dahil olup itaat etmesiyle yetinen bir şablon.
En fazla, Marx ‘ın Kapital ‘ini, Atatürk ‘ün Nutuk ‘unu okumayı ya da Kuran ‘ı ezbere bilmeyi salık veren “entelektüel beklentiyle” yetinen bir şablon.
Her hafta kiliseye gitmek, beş vakit namazı kaçırmamak da grup şemsiyesinin kuralları arasında olabilir.
Ve mevcut hiç bir grup aklın kendi keşiflerine fırsat vermez, teşvik de etmez.
Kendisine ait akılda inat eden ve “yanlışlıkla” bir gruba dahil olmuş kişi, görüp konuşmaya başladığında grup otoriteleri tarafından en kısa sürede aforoz edilir.
10 sene namaz kılıp bir gün; “Yaradan ‘ın namazdan kastettiği başka bir şey olabilir mi ?” dediğinde hem imam, hem cemaat tarafından ötelenir.

İnsanların yan yana gelip, kendi aralarında bir hiyerarşi oluşturup; sayı, oy yada silahla “güç” haline gelmeleri son derece ilkel bir üstünlük şablonu. Hayvanlar alemindeki örneklemeleri referans olarak sunmak; doğanın bir parçası olmakla övünmeye mi gider, akıl ile onurlandırılmış olmanın utancına mı…?
Öyleyse, kendini geliştirecek kadar bencil, uzaktaki hiç tanımadığı birisinin elinden tutacak kadar sosyal olan “hayali anti-kahraman”, dünyanın yeniden yapılanmasının merkezindeki prototip olarak duruyor. (Durmuyorsa, dursa iyi olur)

Gizli ya da açık, hiç bir yere tabi olmadan bilme ve bulma yolculuğuna çıkan özgür bireyler, yan yana gelip “güç” olmaktan çok, birbirine benzer basamakları, birbirinden habersiz çıkacakları öngörülebilir.
Bu günlük hayata nasıl yansır ?
Her tür hizip tarafından “sandık çağrısı” yapılırken, “tarif ettiğin yalan dünyayı reddediyorum” diyen bireyler, sandık sonuçlarında katılım istatistiklerini değiştirdiklerinde zaten memlekette, polis, jandarma, hapishane, mahkeme gibi kurumlara da ihtiyacın kalmayacağı yola girilmiş olur.
Demokrasi, parlamento, anayasa gibi teatral kurumlara ya ihtiyaç kalmaz ya da yeni bir tanımla, moral kurumlarına dönüşür.
Yaşam her birey için farklı kodlar içermiyorsa, bireylerin birbirlerinden bağımsız tırmanacakları basamaklar onları aynı noktaya yaklaştıracaktır. Birbirini döverek hizaya getirme üzerine kurulu ilkel sistem, aynı algıya erişmiş bireylerin örgütsüz farkındalığıyla kendiliğinden ortadan kalkacaktır.
Başka bir deyişle; birbirini kanunla, dayakla, hapisle hizaya sokma ihtiyacı; bireyin kendiliğinden bulamadığı doğrultunun yara bandı.
Yarayı iyileştirmeden değişik yara bantlarıyla “durum idaresine”  doğanın verdiği bir tahammül süresi olup olmadığını okuyanın keşfine bırakıyorum.

6- “Düşmana” kulak tıkamak bonkörlük olabilir mi ?
Parkurun başındaki bir yolcu için tahmini seyir genel hatlarıyla şöyle: Öncesinde “yalanı” toptan reddediş, ardından yalanı dikkatle dinleme.
Bir paradoks gibi görünse de, bu, sahnenin nasıl organize edildiğini anlamakla ilişkili.
Evet, sözü olan kim varsa sahnede ve -vazgeçilmez bir kural gibi- hepsi yalan söylüyor.
Yalan ittifaklar, yalan kavgalar, “yüce değerlere” yalandan tutunmalar.
Bu yalan rüzgarını toptan reddedişin, toptan kabule evrilmesi insanın bilme yolculuğunun da doğal bir ara istasyonu.
Birbirinin zıddı olan “düşmanlıkların” dahi, bir trenin farklı renklere boyanmış vagonları olarak düşünmek mümkün.
Yaşamı anlama kaygısıyla, akıl kendi kaynaklarını kullanmaya başlayıp basamakları adımladığında, “en ötelenenin” söylediği küfür bile anlaşılmayı bekleyen bir veri haline geliyor.
Ve sahnede her kim var ise, yazdığından, söylediğinden çok daha fazlası olduğunu; piyasaya sürülenin sokak aralarında gezinildikçe anlaşılabiliyor.

Giderek, duygusal tuzaklara düşüre düşüre, “düşmemeyi öğretme” işlevi üstlenmiş, payına düşen rolünü “kendisinden vazgeçerek” yapmaya çalışan bu insanlara bir teşekkür borçlanıyoruz.
Kurgulanmış yalanlar, o yalanlar üzerine üretilmiş söz yalanları önümüzden akarken, hiç birinin “boş yalan” olmadığı bilgi, dikkat ve akıl aktivitesiyle ortaya çıkıyor.
Yaşam toptan bir sınav ise, aktüel olandan raflardaki kitaplara sınavın dışında değil. Bireye ulaşan verilerin “duygusal test” paketiyle gelmesi, o bireyin o testi de geçebileceği ümidiyle gönderilmiştir.
Hangi düşünsel çerçevenin üyesi olursa olsun, onayladığı/ötelediği otoritenin korku, nefret, kin, itaat gibi duygusal paketlerini daha yoldayken kenara atıp içindeki veriyle ilgilenen birey, bilme/bulma yolculuğunda önemli engellerden birini de aşmış oluyor.

7- Çeşme başındaki kurum ve çeşmenin suyu
Diyelim bir köyde bir çeşme var ve çeşmenin başına bir kurum oturmuş. Hem dilediği gibi çeşmeyi tarif ediyor, hem de kendi tarifine itaat etmeyene su vermiyor.
Çeşmeyi, suyu, onu tarif edenlerle beraber yok saymak, ötelemek genelde kabul görmüş…
Neden ?
Başka çaremiz var.
Gidip bakkaldan alırız suyumuzu.

Şöyle bir önerme nasıl durur:
“Eğer bu dünyaya yalnız geldiysem ve yalnız gideceksem; beni kandırdılar, aldattılar, korkuttular deme şansım var mı ?”
Yok ise, -geniş literatürle kurumlaşmış- sistemlere şahsi sorumluluğumu fatura edemem.
Yaradan ‘ın gönderdiği kitaplar, görevlendirdiği elçiler doğrudan inceleme alanıma girer. Defalarca “aklı kullanmaya” davet ettiğine göre, bütüne hizmet etmeyen yaprak dahi “kımıldayamayacağına” göre, inceleme alanı tüm yaşama genişler.
Hiç kimse de, bireyin yaratıcısını algılama, anlamlandırma,  O ‘nun ne beklediğiyle ilgili fikirler üretmesine ve yaşamasına engel olamaz.
Yaradan bir ise, doğru da birdir. Örgüt, grup vs hale gelmemiş bağımsız bireylerin varacağı nokta da bir olacaktır.
Yani, doğru okuma Çin ‘deki bir Budist i de, Avrupa daki bir Hıristiyan ı da, Pakistan daki bir Müslümanı da, bir Ateist i de aynı yerde buluşturmalıdır.
Tüm ülkelerde ve çeşit çeşit dinlerde, kendi dinini doğru anladığını iddia edip topluma yaşam biçimi dayatan organize olmuş insanlar üzerinden Tanrı ‘yı tanımlamak talihsizlik. Bir yanıyla da “duygusal sınavın” bir tuzağı.

Konunun bir diğer öznesi, çeşitli dinlerde, mensup olduğu şemsiyenin içinde tarif edilen biçimde yaşayan insanlar.
Ritüellerle Tanrıya şükran sunmanın, o metafizik yoğunluğa girmenin ne sakıncası olabilir…
Yanlış formüle edilmiş ve bir din gibi şekillenmiş “Bilim” e düşmanlıkla, onu “yenmekle” de bir yere varmak mümkün görünmüyor.
Yaradan, ruhu madde içine atıp bir sınava soktuysa ve “aklını kullan” diyorsa, bilimi ötelemek dağda inzivaya çekilmekle de sonuçlanmıyorsa, en azından samimi durmuyor.   Bilim ve gözlem aklı kullanmanın en önemli alanı ve bunu Tanrı istiyorsa bilme yolculuğunda varmamızı beklediği bir yer var.

Maddenin içine -ruhu olan bir madde olarak- düştük. Maddenin madde ile ilişkisi, kelimenin kelimeyle ilişkisi, hecenin rakamla ilişkisi, coğrafyanın matematikle ilişkisi bilme/bulma yolculuğumuzda beyin nöronlarımızı ful kullanacağımız alanlar.

Ruh un (ters okumayla) hür olması, (Yaradan ‘ın denizi ikiye yarmak, dağı havaya kaldırmak gibi -kuvvet sahibi- olmasının yanında) hayatın her alanında “soft mucizeleri” olduğunu işaret eder.
Onları birey birey bulmak; duygu ve düşün dünyasının özgürlüğünü gerekli kılıyor.

Kavuşulması ümit edilen bu özgürlük, “diktatör devirerek”, liberalizmi, kapitalizmi, komünizmi ya da bir dini akımı hakim kılarak erişilecek bir özgürlük değil.

Dışarısı güllük gülistanlık iken “özgür” olduğunu sanmak kolay.

Fiziki tehditlerin yanında, “iyi” ve “kötü” tarif bombardımanı altındayken ruhu, vicdanı hür kılmak…
Asıl mesele de orda… Sınav da orda…

İnsanın suya olan ihtiyacı, us ‘a (akıla) olan ihtiyacı kadar önemli.
Sanki, her us ‘a olabildiğince kendi artezyenini atıp suya kavuşması ödevi yazılmış.
Kimseyi ötelemeden… Mümkün olduğunca yardımlaşarak…

Yaradan, bünyemizin istemediği, metaforik anlamı esas olanın düz anlamını tecrübe etmeyi kimseye nasip etmesin.

Bu satıra kadar sıkılmadan okuduysanız, Faruk Nafiz Çamlıbel in şu güzel şiiri hediyem olsun.

Yeter, diyorsanız; bir fırsat bulduğunuzda HAN DUVARLARI nda bir gezinti tavsiyemdir.

Mü-cad-el-el-e-ler ‘in -kimseyi dışarıda bırakmadan- soft bir el ele tutuşla muhteşem bir bilme/bulma parkurunda ilerleyeceği sanki yazılmış 🙂

Atalay Ergezen
26.12.2018
HAN DUVARLARI
-Osmanzade Hamdi Bey’e-

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben”

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu…
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!”
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

“Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben”

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

“Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı’mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:
“Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
“Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…
Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL