“Sanat para içindir”

Ürettiği şeyi “hayatının önemli bir anlamı” sayan insanların sayısı giderek azalıyor. Her eylemin “para” ile ilişkilendirilmesi, dürüstlük, vicdan, sorumluluk, saygınlık gibi kavramları çoktan dağın öte yakasına savurmuş durumda. Bu yüzden bir film izlediğimizde, yönetmenine “Bu adamın parayla işi olamaz, kendisini mesleğine adamış, ürettiğiyle var oluyor” diyemiyoruz. Ne yana dönsek bir çok üretim buram-buram “para” kokuyor.

İstanbul ‘da reklam filmlerinin storyboard çalışmalarını yapan Urlalı Lütfü Karaaslan ile aynı masadaydık geçenlerde ve Türk sinemasının sorunlarından konuştuk. Tüm konuştuklarımızın her mesleğe transpoze edilebileceğini sonradan fark ettim.

O, “Sahne berbat çekilmişti, tekrar çekileceğinden emindim. Ama çekilmedi” diye hayretini ifade ediyordu. Sektöre tamamen bir “darphane” muamelesi yapılıyordu ve tek hedef kısa zamanda en yüksek verimi elde etmekti. Verimin ölçüsü malum…

Türk sineması ile ilgili düşüncelerimi şöyle sıraladım:

Müzikte yetenek fukarası birisi tamamen notalar üzerinden gidip bir çalgıdan güzel sesler döktürebilir. Kendini de iyi bir müzisyen diye satabilir. Yaratıcılık ve kendine has disiplinden yoksun ama iyi nota okuyup yazan yönetmenleri sinema sektörü daha fazla tercih ediyor. İşi uzatmıyorlar, masraf çıkarmıyorlar, kırmızı çizgileri yok…

Kopya adedi ve dağıtım maliyeti düştüğü için kulaktan kulağa “reklamın” olumsuz etkileri sıfıra iniyor. Yoğun bir kampanyanın ardından ülkedeki tüm salonlarda aynı anda gösterime giriyor, insanlar daha iyi- kötü diyemeden birkaç ay içersinde pazarlama işlemi tamamlanıyor.

Teknolojinin gelişmesiyle devreye giren görsel efektler, çekim teknikleri izleyenlere bir “görsel şov” sunuyor. Buna bir de kaliteli ses efektleri eklenip montaja özen gösterilince, izleyen kişi film bittikten sonra “pek bir şey anlamadım ama güzel bir şey seyretmiş olmalıyım” diye düşünüyor. Kendisine kristal bardakta sunulan çayın, bulaşık suyu olduğunu göz ardı ediyor.

Kaliteli filmle halkın ilgilenmeyeceği, dolayısıyla paraya dönüşemeyeceği inancını Fatih Akın alt üst ediyor. Demek ki, hem sanat yapılıp hem de para kazanılabiliyormuş. Fatih Akın bu işi “para” için yapmadığını işine gösterdiği özenle hissettiriyor ve haliyle –bir paralel sonuç olarak- para kazanmayı hak ediyor.

Sanatta üreten insanın misyonu, kendi yaratılarını, hayata kendi baktığı pencereyi, kendi yakaladığı formülü insanlara ifade etme serüvenidir… Para kazanma “misyonu” aslında diğerlerinin “yok” olduğunu da ele veriyor.

Bürokraside, siyasette, üretim ve tüketimin tüm noktalarında da aynı değil mi ? Sanal hedefler, sanal kimlikler, sanal misyonlar… Para çarkı, onun çok güzel resim yaptığına, çok güzel kitap yazdığına, film ya da fotoğraf çektiğine, şarkı söylediğine inandırmayı uygun buluyor. Bu yüzden Urla ‘daki “son semerci” Semerci Oktay ‘ın hayat karşısındaki duruşunu daha saygın buluyorum. Ayna, cam, ışık ya da makyaj olmadan, Oktay sessiz bir iddia ile yaşamı yanıtlıyor; “Ben iyi semer imal ederim”…

“Süper bir film” önermesine kuşkuyla bakabilirsiniz ama Semerci Oktay ‘ın ürettiklerinden şüphelenmeye hiç gerek yok. Ün ve kazanılan para hayattaki saygın duruşun çoğu zaman bir ölçüsü değil. Semerci Oktay ‘ın mesleği sinema yönetmenliği olsaydı, ürettikleri mutlaka yine iyi olurdu.

05.07.2008

Akşam Ege