SUSAMAM SUSADIKÇA SIRA BANA GELECEK :)

“Normal” kabul ettiğimiz beslenme tarzı ile -bedene ihtiyacından fazla besin yüklemesi- yaptığımızı, dile gelmemiş gerekçelerle aktarmayı sürdürüyorum.

Şimdi sıra SU ya geldi.

Göbeklitepe ve benzeri yapılarda HÜCRE konusuna dikkat çekildiği, bir önceki makalemde.
Bu yazı da, onun devamı olarak, SU ve HÜCRE sağlığı ilişkisini arayan içerikte olacak.

Şöyle bir handikap var;
Bedenin talepleriyle, tıbbın yüksek sesle söyledikleri örtüşüyor. Bu örtüşme sayesinde “rutin” hakkında hiç bir şüphe duymuyoruz.

Son yıllara kadar, kendim de aynı “güveni” duyuyordum.
Hatta, “kova çağına” girişimiz vesilesiyle, bulduğum onlarca güzel sıfatla SU yu, neredeyse baştacı ettim 🙂
Ama suyun da MASUmiyeti, miktarıyla ilişkili olmalıydı… Diğer ölçüyü aşan her şeyde zarar potansiyelinin olduğu gibi…

Hem edebi literatürde, hem de popüler hayatta SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIK muamelesi yapılan AB-I HAYAT, basit bir mantık silsilesiyle mikro dünyamızda neler yapıyor ?
Bedende tutulan su miktarı ile hastalıklar arasında nasıl bir ilişki olabilir ?

Tıp bilimi, insanın AÇLIK, SUSUZLUK ve DOYGUNLUK hislerine güveniyor !
Eskiden, doktorlar daha yoğun “diyet” yazarlardı.
Şimdilerde, uzmanlık alanı “diyetisyenlere” geçtiğinden midir, bir öneri duyulmuyor.
Diyetisyenlerin aktivitesi de neredeyse “estetik kaygıları” gidermeye yönelik programlanmış durumda.
Önleyici Tıp, Kamu sağlığı vs başlıklarda en sık duyduklarımızdan: “BOL SU TÜKETİN”, “İYİ BESLENİN”

Aslında ortada bir kandırma varsa dahi, insan KANDIRANA da kızamıyor.
Doğa da kandırıyor insanı, neticede 🙂
Hem içerden, hem dışardan.
İçime dürtüleri koyuyor, dışıma elmaları, armutları, butları !
İçime susuzluk koyuyor, dışıma güldür güldür sular…

GÜNDE SEKİZ BARDAK SU !
Şöyle;
Onlarca stadyumu dolduracak kadar literatür, bir o kadar laboratuvar, araştırmalar, deneyler vs…
Sonuç; “Günde 8 bardak su için”
“Canınız istemese de için” diyen de var , “Cildiniz güzelleşir” diyen de…
Son satırlara “Sudan kastedilen sıvıdır. Su içerikli yiyecekler de…” gibisinden “filika” iliştirenler de…

Bu çok basit…
İnsan damarlarında yaklaşık 5 litre kan bulunuyor.
2 litre su içtiğimde, 5 litrelik kana 2 litre su ilave etmiş oluyorum.
10 da 4…
Yani % 40 oranında ilave yapılıyor.
Yüz birime kırk birim ilave !

Bunu mantık kabul eder mi ?
Bu mükemmel donanımlı bedenlere, hem de her gün, 2 lt-4 lt SARF MALZEMESİ yazılmış olabilir mi ?
Böbrekler, bu litrelerce içtiğimiz suyu her gün toplayıp atmaya kaç yıl dayanır ?
Dokularda biriken bu ihtiyaç fazlası sular nelere neden oluyor ?
Hepsini dilim döndüğünce anlatacağım.

“Bu su denen, akışkandır, temizleyicidir, istediğim kadar içerim, bir taraftan gelir, öbür taraftan gider… Sıvıdır, ne zararı olacak ki…” algısının yeniden değerlendirilmesinde çok fayda var.
Sadece yukarda bahsettiğim neden dahi, su tüketiminin ideal miktarını ciddi ciddi yeniden düşünmek için yeterli.

Ama genelde yetmeyeceği için devam ediyorum.

KAN damarlarımızda dolaşan sıvının toplam adı.
Bedenin dokuları arasında, nüveleri hedeflerine ulaştıran bir kargo ağı.
Aynı zamanda en kılcal olanından aort damarına kadar bedenin koruyucu askerlerinin savaş alanı.
Kimya dersi görmemiş olsak bile, DERİŞİK ve SEYRELTİK terimlerini biliriz.
1 litre süte, yarım litre su karıştırırsak, olan değişiklik damağımıza yansır…
Peki 5 litre kana 2 litre su ilave ettiğimizde SEYRELTİK hale gelen kanda ne olur ?
Bunu en basit Harf-grafik yöntemiyle anlatayım.

A sembolü akyuvarı temsil etsin
hho sembolü suyu temsil etsin
M sembolü de mikrobu temsil etsin

Seyreltik kandaki durum:
A-hho-hho-hho-M-hho-hho-hho-A

Kandaki plazma oranı İDEAL olduğunda durum ise şöyle:
A-hho-M-hho-A-hho-M

Akyuvar hangi durumda mikropla daha kolay karşılaşıp onu yok eder ?
Yani 10 birim mikrobu ve 10 birim akyuvarı bir bardak suya koyduğumuzda sonuç daha kısa zamanda ve verimli alınır.
Aynı birim mikrop ve akyuvarı bir tencere suya koyduğumuzda, süreç uzar, hatta mikroplar savunma sisteminden gizlenip, tehlikeli düzeyde çoğalabilirler.

Su miktarıyla hastalık ilişkisini kendim defalarca test ettim.
10 yıldır her grip olduğumda besin alımını keserek 24 saatte atlattığımı daha önce yazmıştım.
Bir kaç denememde, besin yine almadım ama su içtim.
Ve hastalık inişe geçmişken nüksettiğini gözlemledim.
Bu, sadece alınan katı besin miktarıyla ilgili değil, damarlardaki kan/plazma hacminin ne miktarda olduğuyla da ilişkili olmalıydı.
Plazma hacmini normale çekmenin en pratik yolu da sıvı tüketimini kısıtlamaktı.

Bu durum şöyle bir kapı da araladı: Grip gibi hastalıkları ilaçsız/desteksiz atlatma formülünün altında, sağlıklı iken olası hastalıkların bedenden teğet geçmesiyle ilgili ipuçları da vardı.

FAZLA SUYUN BARİYER ETKİSİ

Damar sistemindeki kanın beden içinde, iletişimi de sağlayan bir kargo ağı özelliğini söylemiştim. Aynı zamanda bir savaş arenasıydı.

Şimdi dokulardaki fazla suyun olası zararları…
(Bir baraj göleti bir balık için erişim alanıyken, bir tavşan için bariyerdir. )
(İçinde SU barındıran SUR kelimesi de kullanılabilir, bariyer yerine. İçi SU dolu BARajlar nasıl ki bir akışa BARİYER olup birikmeye neden oluyor… “Güvenlik” amaçlı inşa edilmiş yüksek duvarlar da başka türlü bir geçişe engel oluyor. Hem de içindeki SU ve UR heceleriyle !)
Bedendeki sıvı ter bezlerinde işleniyor, vücut ısısı arttığında, serinletmek üzere deri dışına bırakılıyor. Biliyoruz.
Peki böbreklere giden kervana katılamamış fazla H2O molekülleri ne yapıyor ?
İhtimalle, doku dediğimiz, iç organlarımızı da, kaslarımızı da, derimizi de içeren; müstakil organlarımızın hücrelerinin arasında bir yuva bulup yerleşiyorlar.
Ve kendisi gibi serbest dolaşımda olan “misafirler” onlara tutunuyor, genişliyorlar.
Sırt sırta vermiş, birbirleriyle temas halindeki hücreleri düşünün. Dokuyu oluşturan hücreler.
Sıvı, plazma hacminin fazlalığı ve basıncı sayesinde, bu dizili hücrelerin arasına sızıyor.
Doku üzerinde bir çıkıntılık yapacak şekilde büyürlerse adı ÖDEM oluyor.
Doktor ÖDEM SÖKÜCÜ ilaçlar veriyor.
Bu da, suyun aşırı tüketiminin, böbreklerle, terlemeyle tamamen atılamadığının KANITI oluyor.
Ödem, iyimser senaryo.

Aslında, insan bedeni bir coğrafyaya benziyor.
Bütün olan, bütünlük içinde, kendi iç dinamikleriyle iletişimini sağlayan….
Doğal yaşamın, -tedbir almadan- tren yollarıyla, otobanlarla, kanallarla, duvarlarla bölünmesinin, tahmin ötesi sakıncalarından  FARKLI BİR AÇIDAN BÖLÜCÜLÜK başlıklı makalemde söz etmiştim.
(Doğanın, -insan müdahalesi olmadan- kendiliğinden bir nehrin yatağını değiştirmesi bizim sorunumuz değil.
Artı, nehirleri MENDERES şeklinde organize eden gücün bir bildiği vardır. Ve bu incelendiğinde, – insana ışık olacak- akıllar yürütülebilir.)
Kelimenin bölünmesinde, iller/ilçeler gibi siyasi bölünmelerde bir sıkıntı görülmüyor. Ama araya geçiş ENGELLERİ koyarak yapılan FİZİKİ BÖLÜCÜLÜK ‘ün maliyeti çok… Hem de SEBEP-SONUÇ ilişkilerini dahi kaçırabileceğimiz maliyetler…

İşte… Eğer ki dokulara tutunmuş su molekülleri, toksinlerle de iş birliği yapıp bir hat oluştururlarsa, bir bütün olan müstakil dokuları BÖLÜYORLAR.
Oluşturdukları bariyer, belki ilgili dokuya yeterince enerji gitmemesine neden oluyor. Bazen bölgeye yeterli oksijen taşınamıyor.
Bazen, bariyer, toplar damar ağı üzerine çöreklendiyse, hücre atıklarının sisteme geçişine engel oluyor.
Hele hele, çembere alınan bölgenin otonom sistemle bağı koptuğunda, o bölge kendi “cumhuriyetini” ilan ediyor. Artık merkezi sistem oraya ne mesajını iletebiliyor, ne de oradaki mesaj merkezi sisteme gidebiliyor.
Bütünün bir parçası iken, başına buyruk hareket etmeye başlayan hücreler topluluğuna UR diyoruz. TÜMÖR de diyoruz. Kanser yani…
Ölçüsünde kullanıldığında FAYDALI olan SU, ölçü aşıldığında ödemden, organ yetmezliğine, obeziteden, tümöre genişleyen bir yelpazede ZARAR verebiliyor.

Yetişkin yaşa gelene kadar, “normal” fazlalıkları kısmen tolere edebilen bedenlere sahibiz. Gençlikte, “zararını görmediğimiz” rutin öğelerin ve tüketim alışkanlıklarımızın, yetişkin çağda da aynı olduğunu düşünüyoruz. Bu anlaşılabilir.
Öte yandan, yetişkin yaşa gelene kadar yaptığımız aşırı yüklemelerle, bedenin müstakil hücre bütünlüklerini sekteye uğrattık, organlarımızın işlevlerini sekteye uğrattık…
Öyleyse, 20 yaşında yaptığımız besin/su yüklemesine, 40-50 yaşında da aynen devam ettiğimizde, süreci kendi ellerimizle hızlandırıyoruz.
Gençlikten, yetişkin yaşa değişmeden gelen tek şey: İŞTAH 😉
Susama/iştah/doygunluk hissi aynı… Ama onu işleyecek mekanizma yıpranmış… Ne yaparsın ?

(Kan değerleri normal, sağlıklı, çakı gibi gençlerin, çocukların, bir virüsle/bakteriyle yatağa düşmesi normal mi ? Bu, bedenin, dokulardaki fazlalık sıvı ve toksinlerden kurtulma çabası olmasın !)

Belki de, hücrelerin kendisini eksilterek kopyalaması, bu hor kullanmaya verdikleri bir yanıt.

Her kopyada DNA nın kuyruğunu biraz kısalıyor. Gittikçe kısalan kuyruk, işlevini yerine getiremeyen hücrelere, dokulara zemin oluyor… Ardından hoşçakal.

Hücrelerin aşırı su marifetiyle ERKEN PASLANMASI… Yine su marifetiyle duragan noktalarda trombosit yığıntılarının nasıl EMBOLİ denen pıhtılara dönüşüp bedeni felç edebildiğinin mantığına girmiyorum. Konu çok uzayacak…
Ama bir örnek tipik. Atlamayayım.
Prostat bedenin otoyoluyla en az iletişimi olan organlardan birisi. Ve erkeklerde en sık karşılaşılan kanser türü; PROSTAT KANSERİ. En zayıf noktanın “bağımsızlık ilanı”; blokaj hipotezimi destekler mi ?

PLAZMA TESTİ
Kan tahlili yaptırdığımızda standart parametreler var.
Ama damarlarımızda dolaşan kan/plazma hacminin testini isteyen yok ?
Neden ? Önemsiz olduğu için mi ?
Sanıyorum burada, ideal olanla ilgili bir anlaşmazlık var.
Anlaşmazlık da doğal. Çünkü sağlıklı 100 bin kişinin plazma sonucu NORMAL olanı verebilir. Ama İDEAL olanı veremez.

RAKAMSAL VERİLER

Normal kabul ettiğimiz günlük tüketim internette var.
Bir insan günde 1.5 – 3 kg arası besin tüketiyor. 1 kg su tüketiyor. (Uzmanlar 2-2.5 lt öneriyor !)
Sıvı ya da katı toplamda 3-4 kg girdimiz var diyelim.
4 üzerinden hesapladığımda, bir kişinin senede 1.5 ton, ömür boyunca (70) 100 ton boğazından geçiyor. Bu 20 file eşdeğer bir ağırlık.
3 üzerinden gittiğimde, Türkiye ‘de günde 210 milyon kg sıvı ve katı besin tüketiliyor.
Senelik toplam: 75 milyar kg.

Bu nasıl bir makine ? Günde 3 kilo yiyecek 2 kilo su ile ayakta durabilen bir beden mi emanet edilmiş bize ?
Bir kere, kendi içinde GERİ DÖNÜŞÜM SİSTEMİ mükemmel bedenlerimiz var.
Mesela ağzımızdaki tükürük midemize gidiyor, bağırsaklarda emiliyor, bezler tarafından tekrar dönüştürülüp tükürük olarak kullanıma sunuluyor.
Sidik torbasındaki idrarın -ihtiyaç halinde- yeniden işlenip dolaşıma katıldığını biliyor muydunuz ?
Bunlar bedenin minimum israf ile ayakta kalma düzeneği.
ÇEVRİM.
Protein, karbonhidrat, su, yağ…
Fırsat bulursa kendisi çeviriyor zaten.
Bu çevrime bizim yapacağımız, aracın eksilen yağının üzerine ilave etmeye benzer.
Ama vücuttaki su miktarına ölçen sistem, sidik torbasındaki idrara genellikle müracaat etmiyor ve o özelliği gittikçe köreliyor.

Oysa beden kendi çevriminde, çevirdiği her öğeyi, amacına en uygun biçimde rafine ediyor. Biz sanki bu rafine edilmiş bedenin -gezgin birimlerine- güvenmeyip ona sürekli hammadde gönderiyoruz.
Böylece beden hammadde işlemekten, atık toplayıp uzaklaştırmaktan, kendini rafine etmeye dahi fırsat bulamıyor.

(İnsan ağır strese girdiğinde -hiç su içmese dahi- sıkça tuvalete gidiyor. Vücudundan ciddi miktarda su tahliye ediyor. Neden ? )

Geçenlerde Defne ile gittik MUCİZE 2 filmini izledik. Keyifli bir izlence oldu.
Filmde hafızamızdaki kalıp cümlelerden biri kullanıldı:
“Şu üç günlük dünyada…” Birbirimizi üzmeyelim, eğlenmemize, keyfimize bakalım…
3 gün. Çarpı 24 saat =72 yıl
Üç günün sonunda keyfi kaçıran şeyin tuğlalarını kendimiz döşüyor olmayalım ?
İzmir de ölü için LOKMA dökülür.
LOKMAN HEKİM in adı bile yeterli.

İhtimalle insanın 3 günlük ömrü 6 güne çıkarma çabası eşliğinde doğa ile barış kendiliğinden gerçekleşecek.

Bir yanıyla, aslında konu o kadar basit, o kadar göz önünde ki…
Doğanın durumuna bakmak yeterli.
İnsanın yapısına daha yakın olan, memeli hayvanlara bakın…
(Evcilleştirdiklerimiz hariç… Çünkü onları da kendimize benzettik…)
Doğada kendi halinde yaşayan bir memeli ömrü boyunca kaç çeşit hastalığa yakalanıyor ?
Bir de kendimize bakalım. İnsanın kaç kalem hastalığı vardır ? 1000 ? 10 000?
Akıl verilmiş organizmanın başarısı bu mudur ?
GDO lu ürünlere, tarım ilaçlarına, sahte gıdalara vs bahane ediliyor !
100 sene öncesini bilmiyor muyuz… 1000 sene öncesini bilmiyor muyuz ?

Kimse gücenmesin. Tablo apaçık ortada. İnsan canlı ve hastalıksız ayakta kalma sınavında bir dağ keçisinden daha geri durumdaysa, cevap el değmemiş ezberler arasında olmalı.

KELİMELERDE GİZLENEN SU

NOTLAR… NOTLAR….

– AB, MA, MAR… hepsi SU.
Ama benim en çok dikkatimi çeken UR oldu.
UR, yerli yabancı bir çok kelimenin içinde bulunuyor, hem de bulunduğu kelimenin anlamıyla suyun olası zararları hakkında ipuçları veriyor.
UR ile ilgili yolculuk URLA ile başladı. URLA (vurla) grek ve latin dilinde sazlık/bataklık anlamında. UR-FA ile bataklık kelimelerini googleda arattığımızda yine sayfalarca içerik dökülüyor.
Bataklık SUyun bol olmasıyla meydana gelir. Ve kurutulmaya çalışılır. (kuRUtmak)
Bataklık, geçişi engelleyen bir SUr dur.
İçinde nadir türden bitki yetişir… En önemli özelliği mikro canlıların yoğun olmasıdır.
Tarihte Efes ve bir çok antik kent, bataklıkla mücadele etmiş, sivrisinek, sıtma hastalığı literatürde yerini almış.
Bask dilinde suyun karşılığı: UR
(Toprağa fazla su yüklenmesiyle tohumların/bitkilerin çürümesi, giderek bataklık olması ile, insan bedenine fazla su yükleme arasında paralellik kurulabilir mi ?)

– “Su içsem yarıyor” cümlesinin altında neler yatıyor ?
Su önce göbek yapıyor olabilir mi ? Göbeklitepe, adı üzerinde GÖBEKLİ 🙂
Hücrenin içinde bulunduğu hazin durumu dışa yansıtan bir durum ve sembol.

– KANA KANA SU İÇMEK:
Suyun doğrudan kana karıştığının deyimle ifadesi. KANDIRILMAK kelimesindeki KAN a da dikkat !

-Hitit dilinin meşhur cümlesi:
“Önce ekmeği yiyeceksiniz sonra suyu da içeceksiniz”
NU NİNDA AN EZZATTENİ WADAR MA EKUTENİ
Niye ki ? Ahali sırayı karıştırıyor da, kral en önemli metninin içine böyle bir cümle koyuyordu ? Çok mu önemliydi suyu önce ya da sonra içmek ?
Cümlenin varyasyonlarıyla konuyu dağıtmadan iki şeye dikkat çekmek istiyorum;
-Koca Hitit kralı halkına ve geleceğe bıraktığı metinle şunu söyler aslında:
“Yeme ve içme tarzınız önemsiz konular arasında değildir”

Cümlede simgesel okumayla üç kez SU geçmesi de ilginç:
WADAR=WATER=WASSER=SU
MA=SU (eski dilde) (MAR daha eski dilde SU)
EKU..=AQUA=SU
Düz okumayla aslında yanıltıcı bir mesaj vermiş oluyor. Tükrüğümle ve safra kesesinden, pankreastan gelen özel sıvılarla yediğim besin zaten çamur hale geliyor. Üstüne su içerek o DERİŞİK çözeltiyi neden SEYRELTİK hale getireyim ?

AB, MA, MAR, SU, US, UR, RU bakalım nerelerde geçiyor:

-BA-SUR sanki bir borçlanma durumunun ÖDEMesi mi ?

-ÇAM-UR suya fazlaca doymuş toprak

-HAM-UR susuz olur mu ?

-ÇUK-UR içbükey derinlik, suyu eksik olmaz

-SUNAK… KANA dahi SUsayacak hale gelmenin putlara fatura edilmesini anlatıyor olabilir mi ? Bu kendini KANdırma halinin SU ile ilişkili olduğunu fısıldıyor olabilir mi ?

-K-US-UR- Neden çok sulu ?

-SO-RUN Neden sulu ?

-SO-RU Neden sulu ?

-SU-US… Aklı bu konuyla öncelikli meşguliyete davet eden bir kesişme mi ?

-SU-ÇLU Neden sulu ?

-BU-RU-N Zaten sulu 🙂

-B-RU-NNEN (Alm. çeşme) O da sulu

-KAMB-UR İnsanoğlunun sırtında taşıdığı görünmeyen kambur ne ola ki ?

-M-UR-AD ımıza SUyu doğru anlamakla mı erişeceğiz ?

-K-UR-TULUŞ un merkezinde SU mu var ?

-MA-RU-L bünyesinde bol su bulunan bitki

-ALBERT CAMUS… SU-MA-K  Ödem sökücü özelliğiyle tanınan bitki. A.Camus yaşamın saçmalıkları üzerinde durmuştu.

-Rusça da suyun karşılığı VADA… DAVAnın ana ekseninde bulunan SU mu ?

-İnsanlar azıttı diyoruz.
AZMAK… AZ MA, AZ SU, AZ YEMEK ile antikorunu içine gizlemiş olabilir mi ?

-CELL ingilizce Hücre
SEL
Almanca anahtarın karşılığı = SCHLÜS-SEL
Son yıllarda, yüzlerce binlerce şehirlerin caddelerinden SEL akması, suyun fazlasının nelere yol açabileceğinin hatırlatması mı ?

-LİKİT… Anlamı SIVI. KİLİT e ne kadar benziyor 🙂

– Kürtçede SU yun karşılığı AV… AQUA ya benziyor. AKVARYUM balıkların su içine hapsolması.

-ŞIR-NAK… Kan; şıra, yani akışkan bir sıvıdır, öğelerin NAKliye alanıdır. Orada gürültü kopmaması içindeki öğeler ve miktarlarına dikkat !

-KANIT Acaip bir durumla ilgili ikna edici gerekçeler KAN ve SIVI içerikli bilgi dünyasında bolca vardır.

Doğada -mikrosundan makrosuna- tüm canlı ve cansız deviniminde sanki yazılı olmayan bir kural var; Minumum enerjiyle maksimum verimi elde etmek. İnsan bu kuraldan muaf sayılmış olabilir mi ?
Kim bilir. Belki insanlık GÖBEKLİTEPE nin tavsiyelerini yaşama geçirdikten sonra, bir de BEBEKLİTEPE bulur 🙂
Ezberlere çok sıkı sarılmak TABU ise, TABUT a bir kanat takıp hak ettiği mesafeye göndermek ezberlerle ilişkili olmalı…

TRUVA ile güzel yanak, elma ilişkisini okuyucuya bırakıyorum.

Atalay Ergezen
06.12.2019 Cuma
Urla 00:44
+
11.12.2019 Çarşamba
Urla 13:28

Manşetteki grafik: Romen Diyojen tablosu. Ressamın adını bulamadım… Notta şöyle diyor:
Diogenes drinking water from cupped hands and symbolically smashing his bowl freeing himself even more…

İLAVE BAĞLANTI/BULGULAR

– KUDUZ HASTALIĞI
Tüm dünyanın yakından tanıdığı hastalıklar, sanki insana yol gösterici özellikler taşıyorlar. Bunlardan birisi de vahşi hayvanlardan evcil hayvanlara, onlardan da insanlara bulaşabilen KUDUZ mikrobu. Genelde ISIRMA yoluyla bulaşıyor. Aşısı bulunana kadar, insanlar bu mikroptan çok çekmişler…
KUDUZ ‘un bir çok dildeki karşılığı: RABİA (ilginç !)
İngilizcesi RABİES
Bedende ne tür evreler yaşattığını genel hatlarıyla biliyoruz.
Mermiye benzer bir yapısı var ? Bu çok enteresan ! Sanki vahşi doğaya sıkılan kurşunun mikro boyuttan gelen bir yanıtı ?


“SU” başlığıyla ilgili olan tarafı; kuduz virüsü bulaşmış hastaların sudan korkmaları. Sadece içmekten değil, dokunmaktan, görmekten bile korku duymaları.
Okuduğum çoğu metinde, mikrobun bir etkisinin boğazda kasılmalar meydana getirdiği, insanın da su içmeye/yutkunmaya çalışınca müthiş acı hissettiğini, böylece korkmaya başladıklarını yazıyor.
Bu açıklama tatmin etmedi. Kuduz virüsünün hangi biyolojik müdahele ile kurbanının huyunu değiştirdiğini de bilen yok. (Diğer benzer virüslerde olduğu gibi… Sadece belirtiler biliniyor, nasıl sorusunun yanıtı yok)
Öyleyse atış serbest…
Yorumum şöyle:
Kuduz mikrobu girdiği bünyeyi kendi robotu haline getiriyorsa, ona yaptırdıklarının kendisine faydası olması beklenir. Isırma isteği oluşturarak, diğer canlılara transfer olmayı ister.
Ama, bünyeyi su tüketiminden uzaklaştırması, mantığa uygun bir menfaatiyle örtüşmüyor.
Öyleyse, boğaz kasılmaları/yutkunma zorluğu ve sudan uzak durma eğilimi, olsa olsa, bedenin öz savunma sisteminin bir tasarrufudur. (Tıpkı aşırı beslenmeye dişi tahrip ederek yanıt vermesi gibi)
Bu makalede anlattığım gerekçelerle,  -besin/su girdisini durdurarak- mikro boyutta bedenin ful savunma pozisyonuna geçmesi olarak düşünüyorum.

– HAÇ İBADETİ
Bugünün şartlarında dünyanın her yerine ulaşım kolay.
150 yıl öncesinden, geriye doğru düşündüğümüzde… Farklı uzunluklarda, çileli, zorlu bir yol kat ediliyor.
Hz. Musa ‘nın Mısır ‘dan çıkışı ve bir hedefe doğru yürüyüşü…
Hz. Muhammed ‘in Mekke ‘den Medine ‘ye göçü.
Diğer tüm dinlerde, inananların yerleşik düzenlerinden bir süreliğine ayrılıp zorlu bir yolculuğa çıkmaları.
Tapınak Şovalyelerinin, fakirliklerine yapılan vurgular…
Hindistan… Adı üstünde HİNT FAKİRLERİ…
Küçük sadakalarla bir hedefe doğru giden insanlar…
Tüm bunların ortak bir paydası var…
İnsanın yolculuk üzerinden beslenme rutininin “aksaması”.
Yıllar yıllar süren haçlıların Kudüs seferlerine de sadece askeri/siyasi açıdan incelemenin yanında besine erişme güçlüğünün o insanlar üzerindeki etkileri araştırılabilir.

Ulaşımın ve konaklamanın zor olduğu dönemlerde, hemen birçok dini ritüelin ana eksenine yerleşen; kutsal coğrafi noktayı ziyaret etmek.  Bu ritüel, kutsi kimliklerin etrafındaki inananlarıyla uzun yolculuklar yapmasının devamı gibi duruyor.
Ve besine/suya rahatça kavuşulamayan haftalar/aylar boyunca, o bedenlerin mikro dünyalarında da bir farklılaşma yaşanıyor.
Sanki bedenler -bir zorunluluk hali üzerinden de olsa- yeni bir ritimle tanışıyor. Bu tanışıklık katılımcıya ömür boyu hem ruhsal hem fiziksel yeni bir algı ve yaşayış sunuyor.

– KUTSİ BÖLGELER NEDEN ZOR COĞRAFYALARDA ?
Ruhani merkezler… Çöller… Yüksek dağlar…
İklim şartlarının zor, ulaşımın zor, doğanın canlı olmadığı bölgeler.
Neden ?
Besin ve suya kolay ulaşamamakta yoksa bir hikmet mi var ?
İnsanın aklı ile varabileceği yere, “fakir coğrafya” marifetiyle, geçmişte gösterilen ipuçları mı ?
Emanet edilmiş bedenin sağlığıyla ilgili hakikati ararken; -ihtiyaç fazlası- besine ulaşmaktan çok daha fazla doyurucu bir şey mi var o duvarın arkasında ?.

12.12.2019 Perşembe
Urla 01:26