Tahliye

Urla Belediye Başkanı gözaltına alındı…

Urla Belediye Başkanı tutuklandı…

Urla Belediye Başkanı cezaevinde…

Urla Belediye Başkanı ‘nın evinde neler bulundu neler,

Urla Belediye Başkanı çetenin reisi

Urla Belediye Başkanı hukuku ihlal etti…

 

Biz yine susalım.

Nihayet iddia makamının görüşlerine paralel başlıklar atmak “yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçu kapsamına –çoğu zaman- girmez ama avukatların savunmasına göndermeler yapmak, yani “suçlanan insan suçlu olmayabilir” demek, yeni bir suçun kapılarını aralayabilir. (TCK 288 – Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçu)

Zaten susmak ve beklemek kimi hallerde “en güzel” çaredir. Düşmüş ya da düşürülmüş bir insan yerde sürünürken “bir tekme de benden olsun” demek yerine, kayıtsız kalmak, her şeyi zamana bırakmak, tepkinin asgari kabul edilebilir olanlarından…

Resmi mahkemeler değil, gayrı resmi “gönüller” konuya ilişiyor. İster dost olsun ister düşman; suçlanan herhangi birisinin, suçsuz ve temiz olma ihtimalini mi seviyorum, yeryüzünün en rezil insanı olma ihtimalini mi ?

Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi ideolojinin, hangi partinin peşinden koşarsa koşsun, herkesin, ama özellikle halka malolmuş insanların “masum ve temiz olma ihtimali” gönülleri olduğundan biraz daha renklendirecek, hayatı biraz daha sevdirecek bir yaklaşım…

Helal olsun Urlalılara…

Helal olsun Urlalılara. Bir çoğu, savcılık iddianamesine paralel neşriyatı sessizce izlediler; -ne kadar feodal da görünse- liderlerinin “insan içine çıkamayacak ağır suçlar işlediğinin tescillenmesi” ihtimalini hiç benimsemediler. Gönülleri bu ihtimalden uzak durmaya çalıştı. Gönülleri, gerçek ve doğrunun, sevdikleri insanın hissettikleri yerde kalmasından yanaydı…

Anlaşılamayan bir şey var… Anadolu topraklarında “lider” başkadır. Selçuk Karaosmanoğlu ‘nun, sadece resmi-sosyal kimliğiyle halkın önünde olduğu sanılıyor. Belediye Başkanı, iyi ya da kötü siyasetçi, hukuku ihlal edip etmediği araştırılan bir “mevki sahibi”… Onun aynı zamanda bir “insan” olduğunu, susadığını, acıktığını, bir evin reisi olduğunu, hayatını paylaştığı birisi olduğunu, çocuklarının babası olduğunu; uykusuz kalabileceğini, dişinin çürüyebileceğini, sıkılıp ağlayabileceğini, dört duvar arasında, halen hayatta olduğuna bin pişman olabileceğini, -gerçekten hiçbir suçu yoksa- “ya masum olduğumu kimseye anlatamazsam” kaygısı yaşayabileceğini, bu kaygıyı içinde büyütüp, bir lokma ekmek yemek istemeyecek hale gelebileceğini…

Kim hisseder, kim, -düşmanı bile olsa- GERÇEĞİN MASUMİYETTEN YANA ÇIKMA İHTİMALİNİ sever ?

Urlalılar bu ihtimali sevdi. 7.5 aydır kapalı duvarlar ardında kalan Karaosmanoğlu da, doğruca evine gidip sıcak bir duş alıp, dinlenmek yerine, insan selinin arasına karıştı… Kucakladı… Kucaklandı…

Belki sıradan ama gerçek yaşananı doğrudan temsil ettiği için anlamı on kat kuvvetlenen şu cümleler döküldü ağzından:

“Bana böyle bir gün yaşattınız ya… Hepinizi sırtımda taşısam doymam…Sizi seviyorum, size inanıyorum, size güveniyorum…”

Sevdiklerimizin, inandıklarımızın, güvendiklerimizin, içimizde aynı yerde kalmasından daha fazla önemsediğimiz ne var ki hayatta ?