Tarih, ilk kez “oturan insandan” yana…

Oturmak biz Türkler için ayırt edici bir özellik olduğuna göre, oturmak ile ilişkili her konuda dünyada bir numara olmak tarihsel bir borcumuzdur. Özelliklerimize ilişkin bu iddia; “oturmayı çok sevseydik, geleneksel sandalye, koltuk üretimimiz farklı olurdu” şeklinde bir antitez ile karşılanabilir. Evet, son derece mantıklı; oturmayı seven insanın, oturduğu eşyanın yapısını da en kullanışlı şekilde dönüştürmesi beklenirdi. Kuru sandalyeyi, tabureyi, döşeği, sediri, daha rahat edilebilecek hale sokmadıysak eğer; oturmayı sevmenin ötesinde, bir yenilik yapamayacak kadar oturduğumuz yere ve duruma tamamen teslim oluşun yarattığı atalettendir. (Yenilik, daha rahat oturma üzerine olsa bile…)

Oturmak 21. yüzyıla kadar karşıdan imrenilen, bir o kadar da tembellik, üretimsizlik, umutsuzluk, yaşamla barışık olamama halleri çağrıştıran bir durumdu. Ama tarihsel gelişim bu kez bizlerin yüzüne güldü. Çünkü dünyanın en önemli işleri artık bilgisayar başında yapılıyor, bilgisayarda üretmek uzun oturmayı gerektiriyor, biz zaten uzun otururduk, bu atıl duran oturma eylemini bilgisayarla birleştirdiğimizde uçuşa geçeceğiz demektir. Alman, wanderung (sağlık amaçlı gezinti) yapadursun, biz Ankara ‘da, Urla ‘da “otururken” onlar bir yerde yaşamakla (live) / ikamet etmekle (wohnen) anlata dursun; biz bilgisayarımızın başına paşalar gibi “otururuz”… Hayal gücü, beynin karanlık bölgelerindeki kabuğunu kırıp, klavye ve maus aracılığıyla üretim ilişkileri içine girdiğinde bizi tutana aşk olsun. Bedenine bizim kadar gaddar davranan az bulunur dünyada;onlar günlük spor saati, uyku vakti vs. geldiğinde dakika şaşmazlarken, bizler oturduğumuz yerden (örn. bilgisayar başından) kalkıp yatağa gitmeye üşenir, önümüzdeki konuyla ilgileniriz. Ne de olsa, o an bizim için aktuel olan konuya da -aynı koltuğa oturduğumuz gibi- bir daha ayrılmamak üzere oturmuşuzdur.

Şimdilik, bilgisayar ve ona bağımlı konularda dünya çapında bir numara olmadıysak, bu, henüz “oyuncak” evresini henüz atlatmadığımız içindir.

Madem oturmaya çok meyilliyiz, oturmanın insan bedenindeki etkisini bilmekle kalmayıp, yepyeni teorilerle “oturmanın kitabını yazmalıyız” Bunu dünya okusun, tüm dillere çevrilsin. Kimsenin, içeriğine itirazı olmaz, ne de olsa “uzman toplumun” kaleminden çıkmış.

Uzun oturmanın, olası –tarihsel- faydasına böylece değinmiş oldum, şimdi bir riskinden söz edeyim, özellikle bilgisayar kullananlar dikkat etsin.

Efendim, beyin, bedenin yönetim merkezi. Hayatın büyük bölümü oturarak geçtiğinde, omurganın arasındaki dokular tembelleşiyor, nazik bir hal alıyor. Sonra eve bir damacana su taşırken, iki kucak odun, kömür taşırken… Zınk… Beyinle bedenin iletişimini sağlayan sinirler alarm veriyor.

Bazen belli olmuyor, bendeki gibi, acaba böbrekten mi, üşüttüm de mi… Ağrı ya bacakta, ya karında, ya göğüste… Oysa sorun omurgada, doku zedelenmiş, sinirlere baskı söz konusu…

En geçerli müdahale, yatmak… İstirahat. Özensizlik felçe kadar götürüyor.

Şimdi Türk insanları olarak, masa başı işlerde bir tıkla omura olan baskıyı değiştirecek bir düzenek üretmemiz gerekiyor. Beden, klavye ve monitörle birlikte 90 derece geriye yatacak, yer çekimine karşı konum değişecek, omurga baskıdan kurtulacak, beyin-doku koordinasyonu tamam… Ben bir prototiple uğraşıyorum. Sonuç alırsam haber veririm…Bedenin, ömrün % 35 ‘inde durduğu pozisyon önemli değil mi ?

02.12.2007

Akşam Ege