Tiyatro salonunda çıkan ses, bizim bebektendi…

Karşıdan gören, emanet edecek kimse bulamadığımız için, bebeği her yere –torba misali- yanımızda taşıdığımızı düşünüyor. Aslında durum öyle değil. Biz, dünyaya getirdiğimiz bu insan yavrusu, görsün, deneyimlesin, duygusal hafızasının derinlerine estetik olan her şey yazılsın diye; pek nadir ulaşabildiğimiz sanat etkinliklerine götürüyoruz. Yani kendimizce yaşamın güzel yanlarını onun için cımbızla seçip, çirkin olanları perdeliyoruz. (Biz de arada geçiniyoruz) En çok ilgilendiği senfonik müzik… Henüz doğmadan dinlemeye başladığı klasik ezgiler şimdilerde dünyayı algılamada ona eşlik ediyor. Her bebeğin, yetişkinlerin dilini kullanarak kendisini ifade etmeye başladığı aylardan çok daha önce, tahminimizden öte bir çok ayrıntıyı algıladığını, bir kenara kalın harflerle yazdığını biliyor, hissediyoruz.

Düğünlerde, derneklerde, biz yetişkinlerin “normal” saydığı ses şiddeti onu çok rahatsız ediyor. Kabinlerden en çok sevdiğimiz şarkı da çalınsa, bir ürperti geliyor üzerine, etrafa kaygılı gözlerle bakıyor, bazen ağlıyor. O yüzden ses seviyesinin “normal” olduğu yerlere yaklaşmıyoruz bile… Resim sergileri, klasik müzik konserleri, tiyatrolar… Çıkış kapısına en yakın noktalar tercihimiz; küçük bir huzursuzluk belirtisinde salondan ayrılabilmek için…

Bademler Köyü’nde Dünya Tiyatro Günü etkinliklerinde, Defne (13 aylık) kafede kostümler içindeki ağabeyleriyle, ablalarıyla karşılaştı, yanlarına gitti, onları uzun uzun inceledi. “İki Kalas Bir Heves” adlı oyunu da büyük ihtimalle, öncekiler gibi, sessizce ve ilgiyle izleyecekti. Ama oyunun başlamasına henüz yarım saat varken, Bademler Köyü Kültür ve Sanat Derneği Başkanı, sevgili Seyfettin Şen ‘in konuşması sırasında kısa bir “ııh” sesi çıkardı. Beş on saniye sonra da yine kısa bir “a” sesi yayıldı salona, Defne ‘nin ağzından… Salonun büyük çoğunluğu, sahneden yapılan uyarının rüzgarıyla, üzüm yemenin yanında bir de bağcıyı döveyim deyip başlarını bulunduğumuz son sıraya çevirmedi. Sağolsunlar. Birkaç kişinin -haklılığın yasal koridorundan- gönderdikleri kin ve nefret dolu bakışlar da, şükür Defne ‘ye değmedi.

En çok Defne adına mutluyduk o dakikalara kadar. Alaçatı ‘da yaşamıyorsanız, insanın doğal sesinin, çalgıların elektronik cihazlarla abartılı yükseltilmediği gösterilere rastlamak pek kolay olmuyor. Biraz önce köy meydanında yapılan gösteriler de işte böyleydi. Derin köy sessizliği düşünün, meydanda rengarenk insanlar, ortaya çıkıp bir şarkı söyler gibi konuşanlar… Tam Defnelik…

“Tiyatro salonlarında, açık kalmış cep telefonuyla bir bebek arasında hiçbir fark yoktur, bizim yaptığımız hatayı siz tekrar etmeyin” mi diyeyim “insan yavrusuna rehberlik ederken -kendinizin değil- onun fayda/risk dengesine kendiniz karar verin” mi…

Biz, henüz anlamlandırma yeteneği sınırlı olan “bir çocuğu”, sağlıklı sinyallerle buluşturmakta risk alırken, güçlük çekerken, Başbakanımız 3 çocuk diyor. Bebeğin hayattan edineceği ilk izlenimlerle 20 yaşındaki gencin gazete manşetlerindeki vahşeti arasında bağlantı kurmak ve organize olmak bireysel çabalara sınırlı durumda… Büyüdükçe, hem “yasal” hem de “zararlı” bir sürü iletişim kanalı yolunu gözlüyor…

Sırtlanılmış böylesi bir riskin kılıfı bile olamaz, biliyorum da; biz yetişkinler ürettiğimiz ses ve görüntü kirliliğiyle (egzozuna bir standart belirleyemediğimiz motosikletlerden, evdeki kavgalara, renkli camdaki çizgi filmlere kadar) bebekleri, çocukları rahatsız etmekle de kalmıyor, ruhuna öyle çentikler atıyoruz ki, hani aklı erse, “bu da benden size” diye avazı çıktığı kadar bağırsa bir bebek… Hakkıdır…

30.03.2008

Akşam Ege