UNCHAIN MY FOOD

“Ot getirdim yemeye
Süt getirdim içmeye
Kulaklarımda su da var
Açın kapıyı ben geldim…”

Demişş…
Ve annelerinin öğrettiği “parola şarkıyı” duyan TÜN TÜN LER bu kez kapıyı açmışlar.

Kendi elleriyle kapıyı açan tüntünler kurda yem olmuşlar.
Yapacak bir şey yok.
Besin zinciri.

Herhalde 6-7 yaşlarındaydım.

Nereden estiyse, geçen gün aklıma geldi.
Melodili masal. (Nakaratı)
İnternette aradım, bulamadım.

Yukardaki anahtar kelime KENDİ ELLERİYLE…
Bunu cebimize koyup devam edelim.

Böylesi masalları, yakın zamanlara kadar tuhaf ve acımasız bulurdum.
Yok, pastadan evi görünce çocuklar dayanamamış…
Yok çocukları tepsiye atıp fırına sürmüş…

Bu “çocuk masallarının” büyüklere de çok şey anlattığını anlamam çok zaman aldı.

Şimdi asıl konuya dalış yapıyorum.
Hani şu BESİN ZİNCİRİ

Yaşamın, var olmanın, ayakta kalmanın…
Canlı dünyanın varlık halinin devamını sağlayan BESİN ZİNCİRİ

Vahşiliğin, VİCDAN denilen şeyin dışına taştığı alan.

Bir tür canlı diğer türleri yiyerek/sindirerek hayatını sürdürür.
Otu keçi yer, keçiyi kurt yer, kurdu aslan yer, aslanı -kıstırabilirse- sırtlan yer.

Bitki ve hayvanlar dünyasındaki bu “vahşet” üzerine kurulu dengeye akıl erdirmek bile çok zor.
En gariban “bitkiler” gözüküyor… Bir kaç “numune” dışında; onlarda el ayak, pençe, diş falan yok ya…

“Besin zinciri” grafikleri… (Food Chain)

Çeşitli bitkiler var, yılan var, kurbağa var, kuş var…
Ama bir öğe ısrarla yok ?

İNSAN YOK 🙂

Doğadaki besin zincirine İnsan ‘ı koymamanın iki farklı açıklaması olabilir.
– İnsan neticede bir memelidir. Grafiklerdeki bir memeli hayvan insanı da temsil etmiş olur.
Ya da:
– Canlı dünyanın öğeleri birbirlerini yerler. İnsan, aklı ile piramidin en üstündedir, böylece canı neyi istiyorsa onu yer 🙂
“Çarkı” doğrudan etkilemediği için, vahşi doğanın grafiğinde yer alması gerekmez !

Şimdi bu izlenimi de diğer cebimize koyup ilerleyelim.

Besin zincirinde yer alan canlılar.
Mikro organizmalar, omurgasızlar, yüzenler, uçanlar, kaçanlar…
Ortak özellikleri;
DOĞARLAR-BÜYÜRLER-ÖLÜRLER
Artı;
Biri, öbürünü yer, diğeri de o “birini” yer.
Yani, ortalama; bir kaç saatle 100 yıl arasında değişkenlik gösteren bir ömre sahip canlılar, bazen yaşlılıktan bazen diğerine “yem” olarak ölürler.
Aslında bitki ve hayvan dünyasında, eceliyle ölmek de devinimin bir parçası. Diğerine av olmaktan kurtulup eceliyle ölmüş canlıların bedenlerinin de illaki bir müşterisi var.

Şimdi zurnanın birinci düdüğü;
Kendisine verilen akıl ile tabiatın diğer tüm canlılarından ayrılan İNSAN bu vahşi döngünün içinde midir, dışında mıdır ?

Bu soruyu başka bir soruyla yanıtlamaya çalışayım;
Herhangi bir memeliyi “ara durak” olarak benimsemiş bir mikroorganizma açısından;  bir ZÜRAFA ile İNSAN arasında ne fark vardır ?

2017 verilerine göre dünyada bir yıllık et tüketimi 330 MİLYON TON
Diğerlerini saymaya gerek yok.
Ormanda yaşamıyoruz, avcı ve toplayıcılık geride kaldı diye; vahşi tabiatın dışında mı kaldık ?

Apartmanlardayız, şehirlerdeyiz; kokusunu duymuyoruz, seslerini duymuyoruz, gözlerimiz onları görmüyor ama “öldürüp tüketen” türlerin en üstünde yer alıyoruz.

İnsan tüketiminin “çiftlik üretimiyle” gerçekleşmesi, dolayısıyla, doğal devinimin dengesini bozmayacağı sadece sığındığımız bir iddia. “Ekstradan” yapılan üretim, “tüketim hakkı” veriyor mu, ne kadar veriyor, bi bakmak lazım.

İnsanın besin zincirindeki ağırlığına doğanın cevabı ne olabilir ?

Koyunlarla inekler birleşip, yanlarına domuzları ve yılanları da alırlar. Gizli bir cemiyet kurarlar. Köpekler de onlara yardım eder, bir gece ansızın saldırırlar.

Vallahi tavuklar, horozlar, koyunlar, inekler bir olup beni bir yerde kıstırsalar, sonra o masaldaki kurdun keçiyi yediği gibi yeseler…
İtiraz etmeye yüzüm olmazdı.
Çünkü bu yaşa kadar onların yüzlercesini yemişimdir.

Ama içim rahat.
Çünkü böyle bir şey OLMAZ 🙂

Öte yandan,
Böyle bir şeyin “olmama ihtimaliyle” içim rahat ya…
Yediğim buğdayların, soğanların, tavukların bir yılanı taşeron olarak tutmaları, onun da gelip ayağımı sokması imkansız değil ! Doğadaki tüm enstrümanlar birbirlerini taşeron olarak kullanabiliyorsa, boynu bükük bir suçluluk hissi sanıyorum hem hakkım hem ödevim olur.

Böylece grip olup yatağa düşmekten, kalp krizine kadar uzanan düzinelerce TEPKİ, yılanın taşeronluğuna boynun bükük kaldığı gibi bir durum oluşturur.
(Cansız maddeler, canlı organizmalara taşeronluk yapabilir mi ?)

Ya da döngüsünü tamamlamak isteyen mikroorganizmaların arıtma tesisine düşüp ölmesi hangi “işbirliğiyle” bana geri döner ?
Bir arıtma tesisinin temelini atmayıp, kanalizasyon atıklarını ayrıştırıp tekrar doğanın kullanımına sunmak, çiçeklerin, böceklerin, ağaçların alkışıyla sonuçlanabilir 🙂
(Bkz. 21.10.2019 tarihli yazım… http://www.atalayergezen.com/uzayli-istilasina-aci-biberli-cozum-ya-da-dunya-insani-elele-vermeye-zaten-hazir)

Hani insanın kanında, gidip ölçümünü yaptırdığımız düzinelerce başlıkta “kan değerleri” var ya… Bu acaip beden sürekli onların sayımını yapıp, uygun bir sayı aralığında kalmasını sağlıyor.
Şimdi kendime soruyorum…
Yaşım 53.
Bu yaşa kadar, boğazımdan geçen besin miktarı ve bedenimin atıkları sayılmış mıdır ?
İhtiyacım ne kadardı, ne kadar tükettim ?

Gerçek ihtiyacın ne olduğunu, açlık ve doygunluk hislerine terketmiş olmak… !

KAVGA ÇIKSA 80 KG İNSAN MI YENER, 0,0000000000000000001 µg BAKTERİ Mİ ?
Bir mikro canlıdan, katrilyon kez katrilyon daha büyük bir vücuda sahip olmam, içten yanmalı motoru olan arabaya binip, elektro mikroskop ve MR cihazına sahip olmam; ondan daha güçlü olduğum anlamına gelmiyor 🙂
O da zaten “bu memeli kitap falan okuyor, bilgisayar kullanıyor, elleşmeyeyim bari…” demiyor.

Aslına bakarsanız; uyanmak için yeni bir şey, yeni bir sıkıntı, yeni bir tabiat feed back beklemek gerekmiyor.

Mevcut durum zaten yeterli.
Binlerce yıllık insanlığın rutini…

“Normal” deyip, boynumuzu uzattığımız işleyişe lütfen bir bakar mısınız ?
Tabiatın vahşi besin zincirinin içindeyiz. Hem de diğer öğelerden daha vahşi istatistiklerle…

Akıl ile onurlandırılmış İNSAN, tabiatın rutin besin zincirinin bir parçası olmaktan neden rahatsız değil ?

Hayır, aslında rahatsızız.
Bu rahatsızlığı birebir yaşıyoruz.
Ama farkında değiliz.

Bir sırtlan yakaladığı başka bir canlıyı doyuncaya kadar yiyebilir.
Bir balina önüne gelen küçük balıkları doyuncaya kadar yiyebilir.

Biz İNSANIZ
Balinanın hücrelerini araştırabilen, uzaya gidebilen, harika müzikler yapabilen, sinema seyreden, kitap okuyan, ağlayan, gülen…
Ama bedenimizin beslenme ihtiyacını, AÇLIK, LEZZET ve DOYGUNLUK HİSSİ üçgenine ciro etmiş insan.

HER İNSAN ÖLÜMLÜDÜR
Tamam.
Öyledir.
Hatta, ölümün vaktinden erken gelmesi de mesele değildir.
Çünkü, ölüm bir son değildir. Bize öğretilen; ölümden sonra başka tür bir yaşam vardır.
O da tamam.
İnsan, eser bırakarak ölümsüzleşir.
Bu da tamam.

Rutin doygunluklar, rutin hastalıklar, rutin dünya keyifleri/sıkıntıları 65-75 yıllık bir ömür, ardından tabut.
Bu “rutinden” memnun olanlar için şimdilik diyecek bir şey yok.

Bir şey sorayım;
Hastane kapısına gelmeden 90-100 yıllık bir ömür, eşi dostu rahatsız etmeden kolay bir ölüm… Kim istemez ?
Böylesi hafif bir hedef, ulaşılamaz değil.

Madem bu akıl bize verildi, madem biz İNSANIZ; besin zincirinde büyük rakamlarla yer alıp, İHTİYAÇ ÖTESİ, ACIMASIZCA TÜKETİM bize yakışıyor mu ?
Tersinden sorayım;
Akıl ayrıcalığı verilmiş insana; doğanın seyircisi ve yardımcısı olmak, bir kaplumbağa kadar uzun ve sağlıklı hayatta kalmak YAKIŞMIYOR MU ?

Hemen tüm dinlerde öğütlenen NEFSE HAKİM OLMA hadisesi, bu açıdan baktığımızda, sosyal yaşamın insan-insan ilişkilerini ilgilendiren alandan daha fazla; İNSAN ve BESLENME ÜZERİNDEN DOYMA ARZUSU yönüne işaret ediyor.
Ve ilerde daha ayrıntılı ele almayı düşündüğüm hayati bir sorunu önümüze koyuyor;

Tüm canlılar gibi, insanın HAYATTA KALMA, YAŞAMA arzusu da, dizginlenmesi  gereken NEFİS kapsamına girer mi ?

ELMAYI ISIRAN ADEM
Yanıt çoğu zaman, derin ayrıntılarda boğulmadan, yüzeyde bize bakıp duran sadelikten geliyor.
Kutsal metinlerde anlatılanı hepimiz kabataslak biliriz.
Konumuz BESİN ZİNCİRİ olduğuna göre, Hz. Adem ‘in yediği elma dikkatin odak noktasına yerleşebilir.

“O elmayı yeme, ölürsün” uyarısına rağmen, diğer güç tam tersini söyler;
“O elmayı ye, ölmezsin”
Ve Adem elmayı yer.
“Gördün mü ölmedin”
Hz. Adem sorgulandığında ise, sorumluluğu kendisini teşvik edene havale etmeye çalışır.

Tarih boyunca bu anlatı farklı şekillerde yorumlandı.
ELMA şunu temsil eder, bunu temsil eder…vs.vs.
Her ne kadar, ELMA besinler arasında özel bir besine gönderme yapıyor gibi görünse de; ELMA tüketilebilen bir besindir, doğrudan besini temsil eder.

Rengiyle, şekliyle, kokusuyla, tadıyla insanı CEZBEDEN bir meyvenin seçilmiş olması nedendir?
İnsanın İHTİYAÇ ÖTESİ, -hayatta kalmasıyla ilgili biyolojik bir gerekçe olmadan- tamamen ARZU kaynaklı tüketimine büyükçe bir DİKKAT çekmedir.
DİKKAT !
Ve Adem elmayı yedi. Ama ÖLMEDİ ?
Baldıran zehiri miydi, onu hemen öldürecekti ?
Adem, Havva ve torunları o günden beridir, 40-75 yaşlarında ÖLÜYOR.
Birbiriyle kavga ederek, hastalıklarla güreşerek, sıkıntılı bir ömür yaşıyor ve çoğunlukla sıkıntılı bir şekilde ölüyor.

Halbuki, yaşadığımız dünya tarif edilen CENNETE çok benziyor. Nehirleriyle, meyve bahçeleriyle, güzel insanlarıyla, insanı mest eden manzaralarıyla…

Yine aynı dünya, CEHENNEME de çok benziyor.
Onun cehennemiyle birey birey buluştuğumuz için, diğerlerinin çok haberi olmuyor.
Omurgamızda bir sinir sıkışması yaşadığımızda, elimizi yıkamak için lavaboya uzanamıyoruz. Bir diş ağrısı, cehennemin ateşini aratacak cinsten olabiliyor.

Büyükannem ELMA ya ALMA derdi.
İnsanın besin zincirinde bu denli yoğun yer almasının olumsuz sonuçlarını kaç bin yıldır yaşıyoruz ki, bu rutin sorgulanamayacak kadar NORMALLEŞMİŞ…

Hz. Adem ‘in “Beni hataya o teşvik etti” savunmasını, günümüz insanının;
“Herkes, beslenin, iyi beslenin diyordu, ben de beslendim…” olası savunmasının öncülü sayılabilir mi ?

Yalnız doğup, kendi girdisinden ve kendi çıktısından yine kendisi sorumlu tutulan BİREY, yükünü başkasına taşıtamıyor. Belki, o bahsedilen “AHİR ZAMAN SORGUSUNU” dahi beklemeye gerek kalmadan; olgun yaşa erişiyor, yaşlanıyor ve ne ektiyse peyderpey kendisi biçiyor, kişisel “ahir zamanını” yaşıyor.

KOLEKTİF Mİ, BİREYSEL Mİ ?
Bir insanın, bir grubun, bir coğrafyanın; diğerlerini dışarıda bırakarak, sadece kendi yaşamlarını yeniden düzenlemeleri neye yeter ?
Bireyin ve grubun beslenmeyle ilgili yeni bir tanım yapmaları ve onu hayata geçirmelerinin “faydasının” bir yere kadar olduğunu düşünüyorum.
BİR YERE KADAR
Çünkü doğa canlılığının tüm öğeleri, ortak sorunlarına kolektif çözümler üretiyorlar ve bir tür üzerinde kolektif YARDIM ya da kolektif ENGEL uyguluyorlar.

Böylece, ancak 4 milyar insanın kabulü ve katılımıyla dönüştürülmesi gereken bir ORTALAMA var.
Zincirdeki tüm öğelerin insan türüyle ilgili zamanında verdikleri karardan ve verecekleri olası kararlardan vazgeçmeleri sağlamak imkansız değil.
“Her şey alıştığımız gibi devam etsin ama onlarla barışalım” ile nereye varılabilir?

Besin zinciriyle, tabiatla yapılan, yapılacak olan konuşmanın dili FİİLİ BİR DİL.
Eylem ile, eylemsizlikle başlayan bir muhabbet… Bir keçiyi, bir koyunu, bir tavuğu, bir pırasayı, lahanayı, buğdayı, elmayı görüp el sallamak gibi:
“SİZİ GÖZÜMLE VE ELİMLE SEVECEĞİM. DİŞLERİM GÜLMEK İÇİNDİR”

Şimdi, o baştaki masal daha anlamlı hale geldi mi ?
Ot ve süt arzusuyla keçilerin kapıyı açması son derece normaldir.
Varlık mücadelesi veren kurdun onları yemesi de normaldir.
Yem arayanın YEM OLMAYI baştan kabullendiği bir çark.

Bu çarkın mümkün olduğunca uzağında durmak mağaralardan çıkıp savanlardan yürüyen insanın mecburi istikameti gibi görünüyor.

Devletler, sivil toplum kuruluşları vs…
Bizim yerimize ağaç diker… Tamam…
Bizim yerimize fabrika bacasını denetler… Tamam…
Bizim yerimize fakirlere el uzatır… O da tamam…
Ama bizim yerimize çok önemli bir şeyi yapamaz;
Sofra kurulduğunda neyi ne kadar tüketeceğime müdahale edemez.
“Kazada ölme” diye araçta emniyet kemerini mecbur eder ama herkesin boğazına sensör koyup ihtiyaç limiti dolduğunda geçişi kapatamaz.
Dolaylı yollardan, farklı enstrümanlarla bu başarılmaya çalışılsa da; hiç birisi bireyin özgür ve özel dünyasında, kendisinin başarısı kadar verimli olamaz.

Bir açıdan Tanrı böylesini uygun görmüş. Sınırsız enstrümanlarıyla; insana buyur demiş, içine, zorunluluk ve iştahla, arzuyla harmanlanmış istekler, dışına ise senin “doygunluk” hissini tatmin edecek maddeler, objeler ve eylem alanı. Hepsi erişilebilecek mesafede.
Ham bilgi de erişilebilecek mesafede.

İnsanın beslenme zincirine mesafesi konusu, ilahi ilimler ve tüm bilimsel disiplinlerin dahil olması gereken, tahminlerimizi aşan derinlikte çok büyük hacimli bir konu. Kuantuma uzanan tarafı da var, astrolojiye de, bağlantı bilimine de, dil bilimine de.
Evet dil bilimine de. Bilgisayar bilimine de.
Madde ve zamanın yeniden tanımlanmasına varabilecek derinliklere uzanma potansiyeli olan, yepyeni bir algı ve çalışma alanı.

Son Akşam Yemeği nin sırrı ortada, başlıklı yazımda İncil den örneklerle kendi yorumlarımı aktarmıştım. İslam ‘da insan ve beslenmesi hakkında dikkat çekilmesi gereken çok öğe var. Onu başka bir yazıma bırakıyorum ama gözüme ilişen bir ayetti buraya aktarıyorum.
Enbia Suresi 8. ayet:
“Biz onları yemek yemez bedenler kılmadık, ki onlar ölümsüz değillerdi.”
Bence müthiş bir ayet.
Dönüp dönüp okunacak, insana hayallerle gerçekler arasında gezinti yaptıracak, insan olma yolculuğunun menzili hakkında fikirler verebilecek bir ayet.

Bedenin GERÇEK BESLENME İHTİYACI nın miktar aralığının yeniden tanımlanması birinci adım ise, ikinci adım -omuza yapıştırılan nikotin bandı gibi- besin bandı ile yaşamı sürdürmek olamaz mı ? İmkansız mı ?

Konunun kabaca iki boyutu olduğunu tekrar vurgulamak isterim.
1- Canlı dünyanın hem bireye hem topluma tepkisi her geçen gün daha da artıyor. (Aktüel olan)
2- İnsanın, geriye dönük binlerce yıla yayılan, kendisini kültürel konumlandırması derin bir yanlış anlama / doğrusunu görememe üzerine kurulu. Besin zincirinde, en zirvedeki “GÜCÜYLE” ve sorgulamadığı HİSLERİYLE  taht kuran İnsan, bu konumlandırmanın bedelini on binlerce yıldır zaten ödüyor.  Tıp biliminin “normalleri” arasına girecek kadar alışılmış, sıradanlaşmış “dünya çilesi“, çeşit çeşit kültürel enstrümanlarla birbirini teselli ediyor:
“Ölmek bir şey bırakmak demekse geride, ben hazırım en ileride”
Oysa, ölerek geride bir şey bırakılacak durumlar oldukça sınırlıdır.
Özel durumların, özel bir zamanın, konuyla ilgili insanların seçimiyle anlamını bulacak bir tercih…
Yaşamı yüceltmek, hayata, yaşayarak bir şeyler katmak kültürel öncül haline geldiğinde başka bir şey olur.
Şöyle bir şey olur.
Koruması ve geliştirmesi için bu tabiat İNSANA emanet edildiğine göre, İnsan kendine bir iyilik yapmanın yollarını aramaya başlar. Kendi yaşamını yüceltebilen insan, tüm canlılığın hakkını, hukukunu gözetmeye başlar.
O yollar birer birer keşfedilip uygulandığında, doğanın sırtında bir kambur olmaktan çıkar, kendisine “kötülük” eden mikro canlılar İnsanın en KRAL DOSTU olmaya başlarlar.
Dolular, seller, depremler, tsunamiler, trafik kazaları, tıklım tıklım hastaneler..
Her oluş, bir işbirliği, bir taşeron hareketliliği de olsa, mutlaka pozitif bir yanıta doğru evrilir.

Bu dönüşümden sonra kurbağalar, balıklar, ıspanaklar, patatesler, soğanlar bir araya gelip muhabbet ederlerse şaşmam.
Son sözü tavuk söyler:
“Yahu benim budumu ormandan gelip sansar da dişliyordu, uçağa binen Trump da… Zaten buna hiç akıl erdirememiştim…”

Atalay Ergezen
11.11.2019 Pazartesi
Urla 22:26

“MISIR” A GİRİŞ -KELİMENİN DERİNLERİNE KUANTUM BİR GEZİNTİ

UNCHAIN MY FOOD

DOYMAK VE MUTLULUK İLİŞKİSİ BİLDİĞİMİZİN TAM TERSİ Mİ ? Muziplik olsun Vol.3

CANIM BOĞAZLAR MESELESİ

UZAYLI İSTİLASINA ACI BİBERLİ ÇÖZÜM YA DA DÜNYA İNSANI ELELE VERMEYE ZATEN HAZIR

ACABA BUGÜN NE YEMESEM ??? EN İYİSİ DÖNER KEBAP

CERVANTES’İN AĞZINDAKİ BAKLA ? DON KİŞOT ‘UN YEMEK İLE İMTİHANI…

BÖYLE SIR MI OLUR, HER ŞEY ORTADA

MANY BAYRAM