Urla, halen Urla…

“…Bütün mahpus kasabalarKüçük ölü kentlerSoyulan tarla tarlaOnlardan biridir Urla!…” (Necati Cumalı)

Urlalı şair Necati Cumalı’nın o melodi dolu şiiri böyle biter. Şairin yaşadığı yerle kurduğu o dansın ritmi, hem şekle, hem sese, hem de içeriğe yansır, bir yandan da hüzün hakimdir, Urla ‘da bir şeyler kötü gitmektedir, diğer bütün mahpus kasabalar gibi…

Merhum Cumalı yarım yüzyıl öncesinde neler gördü de, yaşadığı yerle ilgili yazdığı bu en ünlü şiirini hüzün ve kaygı ile harmanladı ?

Bugüne bakalım… Üzerinde düşüneceklerimiz, “gelişmek” ile “gelişmemek” arasında bocalayan tüm Ege kasabalarının, ilçelerinin tartışma konusu olabilir. Urla ‘nın bu alanda iyi örnek mi yoksa kötü örnek mi olduğu bir başka soru işareti.

Göçlerden başlayalım. Türkiye ‘nin kanayan yarası… Kimse keyifle yaşadığı yeri terk etmek istemez. Ekonomik sıkıntılar, daha insanca bir yaşam arayışı; alışkanlıklara ve “kendine ait yaşamlara” galebe çalar ve insanlar kopar gider, yepyeni kentlere, yepyeni ülkelere…

Endüstrinin yoğun olduğu, marka olmuş çekim merkezleri belli. Gidenleri, orada ne bir alt yapı bekler, ne de insanca yaşayacak evler, sokaklar, caddeler… Trafik öylesine, ulaşım öylesine… Güvenlik öylesine…Sosyal yaşam neredeyse yok olur gider. Varsa birkaç memleketliyle ara sıra gerçekleşen selamlaşmanın ötesinde, kent hayatının ruhsuz, kitlesel etkinliklerine seyirci olmaktan başka çare kalmaz… Elde edilen tek artı, yeme, içme ve barınma sorunlarını kısmen gideren, çalışılan bir işten elde edilen bir miktar paradır…

“Gelişmek” yerel politikalarda en sık kullanılan argümanlardan bir tanesi. Yerel yönetim ne kadar çok “iş sahası” açarsa, ne kadar çok “iş sahası” vaat ediyorsa, o kadar iyi… Oysa tecrübeler, plansız bir şekilde “gelişmenin”, o kendi halinde, o bütün sevimliliğiyle hayatını sürdüren yörelerin altını üstüne getirdiğini, kısa zamanda tanınmayacak hale geldiklerini gösteriyor. O “gelişen” yerin gerçek sahipleri, ne olduğunu bile anlayamadan, “yeniden yapılanmanın” çaresiz seyircileri oluyorlar. Paranın en belirleyici unsur olduğu yeni düzen, o şirin yerde yeni bir çark oluşturuyor, yeni binalar yükseliyor, bir koşuşturma başlıyor, hayat yeni bir tanıma ihtiyaç duyuyor, ayak uydurulamaz ise belki o “gelişme” kelimesinin cazibesine onay verenler dahi, başka bir yere göç etmek zorunda kalıyor.

Mübadele dönemini saymaz isek, Urla halen, zorunluluktan değil, keyfi göç edenlerin favori noktalarından birisi. Tarihten bu yana, özellikle sanatla uğraşanların, şairlerin, ressamların, yazarların “yaşam alanı” olarak tercih ettikleri bir yer. Kimileri çoktan vefat etmiş, adı Urla ile birlikte anılır… Onlarcası da halen Urla ‘nın bir köşesinde, sakin, sessiz ve huzurlu bir ortamda yaşamlarını sürdürür, dış olumsuz etkilerin en aza indiği bu yerde, kendisiyle baş başa kalıp önündeki iş ile uğraşır…

Bir sohbetimizde, halen bakanlıktan göreve iadesini bekleyen, Urla Belediye Başkanı Selçuk Karaosmanoğlu ile de konuşmuştuk bu konuyu. “Gelişmenin” faydalarını ve zararlarını… Aynen şunları söylemişti; “Yeni iş alanları yeni nüfus demektir. Sadece su, kanalizasyon, yol değil… Olası tüm sosyal sorunlar için bir alt yapı hazırlamadan paranın hakim olduğu yeni alanlar yaratmak insanın yöresini sevmesiyle de ilişkili… Önce uzun vadeli düşünmeye, uzun vadeli bakmaya ihtiyaç var…”

İşsizlik sorunu bir bölgeyle sınırlı değil, tüm Türkiye ‘nin sorunu. Tüm bölgelerde eş zamanlı ve planlı bir kalkınma kaçınılmaz… Aksi halde kısa dönemli siyasi çıkarlar, sokaktaki vatandaşın umutlarıyla oynamalar, şirin bir yeri tarihinden de koparıyor, tanınamaz hale de getiriyor. Ne mutlu, dönüp dolaşıp yine Urla ‘da yaşamayı tercih eden Cumalı‘nın Urla’sı halen Urla…

10.05.2008

Akşam Ege