UZAYLI İSTİLASINA ACI BİBERLİ ÇÖZÜM YA DA DÜNYA İNSANI ELELE VERMEYE ZATEN HAZIR

Uzaylıları gökten gelecek diye bekliyoruz ya ?
Bin bir kılığa giren bu yaratıklar, mikro canlıları taklit edip karnımıza yerleşmiş olmasın !
Ama tepelerine sıkı bir acı biber göndermeden önce onlar dost mu, mazlum mu, zalim mi bi anlamak lazım.

Merak etmeyin. Hipotezimi anlatmaya büyük patlamadan başlamayacağım.
Ama yine de uzun süreceğe benziyor.

Belirtilerden başlayıp derine doğru gideyim.
Dünyanın tüm insanlarının ortak sorunları…
Sıradanlaştığı için “sorun” hanesine yazılmayan… Ama başa geldikçe birey birey hissedilen sıkıntılar.
– Mutsuzluk
– Acı/sıkıntı
– Hastalıklar
– Zamansız ölüm

Gündemi fazlasıyla meşgul eden terörü, savaşları listeye almadım.
Çünkü, trafik kazalarından, hastalıklardan, adli vakalardan yaşanılan erken ölümlerin yanında, lafı bile olmayacak kadar küçük kalıyor.

İşte bu yazıda, ortak sorunların çaresine sadece “ortak” çözümlerle erişilebileceğinin biyolojik gerekçelerini aktarmaya çalışacağım.
Yanlış duymadınız. Biyolojik gerekçeler 🙂
Ve en uzaktakini bile sevmekle sonuçlanacak olan bilgiyle buluşma çabası.
Kişi olarak, mahalle olarak, il olarak, bölge olarak, ülke olarak kimsenin kendi başına kurtulamayacağı bir süreç.
Dünyanın tüm insanlarının el ele tutuşmadan aşmasının mümkün olmadığı bir süreç.
(Tamam, Biyoloji Felsefesi  olsun…)

Başlayayım…
Ama önce bir “bakış açısı iklimine” ihtiyaç duyuyorum. Hani kimi konular vardır, özel bir bakış açısının ikliminde anlamlandırabilir…
İnsanlığın serüveni.
Biz kimiz, sorusunun basitçe bir yanıtı.
Günlük yaşam ritmi içinde aklımıza pek gelmeyen şey…
Dünyanın neresinde doğmuş olursak olalım. Rengimiz, boyumuz, cinsiyetimiz, yaşımız, dilimiz, dinimiz ne olursa olsun; akıl ile ödüllendirilmiş canlılarız.
İki ayak üzerinde durabiliyor, iletişim kurabiliyor, yaşam denen şeyi anlamaya çalışıyoruz.

İçine düştüğümüz yaşamda, canlı-cansızların, tüm dalga ve parçacıklarının müthiş bir koordinasyonla muhteşem bir senkronizasyonla zaman kervanına katıldığına, algımız oranında şahit oluyoruz.
Geçmişten geleceğe uzanan bu devasa öyküyü 21. yüzyılda daha rahat görebiliyoruz.
Denizdeki balık, ormandaki ağaç, kumsaldaki kum tanesi, havadaki kuş; nasıl kendi serüveniyle o muhteşem serüvene katılıyorsa; biz insanlar da kendimize ait serüvenle öyküdeki rolümüzü oynuyoruz.
(Bize akıl verilmiş olması, içine düşmüş olduğumuz büyük hikayeyi anlamamız beklendiğine dair bir işaret olabilir mi ?)

Yaşamdan, bilmece/bulmaca özelliğini çıkarırsak, geriye ne kalırdı ?
Varsayalım insanoğlu kabile toplulukları olarak kaldı. Kulübeler, su, yiyecek, çoluk çocuk… Hepsi tamam. Mutlu, mesut. Varsayalım Tanrısına da sürekli teşekkür ediyor…
100 yıl sonra aynı resim… 1000 yıl sonra aynı resim…
Ne oldu ?
Akıl verilme sebebi sonuca ulaştı mı ?
Bu mudur yani…
Hani öykü nerede ?
Zaman dediğimiz şey öykü ile bir anlam kazanmayacak olsaydı sonsuza kadar aynı çekicin aynı taşa -hiç bir değişiklik yaratmadan- vurup durması gerekirdi.
Yani bu, küçük küçük binlerce milyonlarca öykü ve taş taş üstüne koya koya yolunda giden devasa öykü.
İnsanoğlunun ilerleyişi, maddeyi, dalgayı dönüştürüp kendi hizmetine uygun hale getirmesi, hep bilmece çözerek oldu.
Bir yönüyle, her bireye akıl verildiğine göre; her bireyin bilme/farkında olma yolculuğu konunun göbeğinde duruyor olmalı.
Cansız dediklerimizin yaşama katılmasını bu yazıda es geçip; modernleşip, izole olduğunu sanan biz insanların diğer canlılarla ilişkisine farklı bir pencereden bakmaya çalışacağım.
(Canlı olan kendimiz de, cansız atomlardan oluşuyoruz ya… Neyse..)

Vahşi doğada yaşıyor olsaydık, diğer canlılar; bitkiler hayvanlar ile iç içe olacaktık.
Hem faydalandığımız hem de savaştığımız bir alan.
Vahşi hayvanların saldırısından korunmaya çalışacaktık.
Hepsi geçmişte kaldı. Şimdi şehirlerde yaşıyoruz, doğa ile bağımızı büyük ölçüde kopardık, aracı kurumlar doğanın nimetlerini soframıza getiriyor, tehlikeye maruz kalmadan besine ulaşabiliyoruz.

Böyle görünüyor. Ama gerçekte böyle mi ?
Bizi yanıltan bir algı ezberimiz var;
bizi sevecek olan da dövecek olan da nihayet kendi boyutlarımıza yakın bir şeydir. Gözün gördüğü, elin tuttuğu.

Son araştırmalara göre insan hücrelerinin sayısı kadar vücudumuzda bakteri barındırıyoruz.
Çoğu faydalı bakteri sınıfında.
Yani dost mikro organizmalar.
Düşman mikro organizmalar da vücudumuza uğruyor. Kimisi uykuda kalıyor, kimisi kendi özelliğine göre bize dert oluyor.
Yani, doğadan uzağız, tehlikelere mesafeliyiz derken; aslında doğa ile iç içeyiz ve karşılıklı fayda üzerine kurulu bu isimsiz sözleşmemizin içeriğini / nereye doğru gittiğini hiç bilemiyoruz.

Kuduz mikrobu güzel bir örnek.
Bu mikroorganizmanın derdi başka bir bedene geçiş yapmak. Salya yoluyla bulaşıyor. Girdiği bünyeyi saldırganlaştırıyor, o canlı başka bir canlıyı ısırdığında yayılma hedefini gerçekleştirmiş oluyor.
Küçücük mikro organizma makro bir canlının algı ve tepki işleyişine nasıl müdahale edebiliyor ? Hem de kendi amacı doğrultusunda dönüştürebiliyor ?
Aynı zamanda konakladığı canlının sudan korkmasını sağlıyor ? Heyhat ! Niye ki ?

Bir de Texoplasma Gondi denen tek hücreli canlı biliyorum. Okumuştum bir yerlerde.
Onun da hedefi kedinin bedenine ulaşmak.
Bunun için ara durak olarak fareyi seçiyor. Farenin kedi kokusundan korkmamasını sağlıyor. Hatta cazip hale getiriyor. Fare neredeyse kedinin ağzına koşa koşa gidiyor.

Evet. Akıl alacak gibi değil.
Tek hücreli ama kendisinden trilyon kat büyük makro bir canlıyı zombiye dönüştürüyor.
Huyunu değiştiriyor. Boyuna posuna bakmadan köleleştiriyor.

Evet. Doğada yardımlaşmanın ve savaşın; dostluğun ve düşmanlığın yaşandığı böylesi bir alan da var. İnsanoğlu/kızı da bu işleyişin dışında değil.
Gökdelenin tepesinde de otursak bünyemizdeki mikro organizmaların nelere kadir olduğunu aramak, onlarla barışmanın yolunu bulmak durumundayız.

Birincisi; bünyemizde taşıdığımız mikro canlılarla barış halinde miyiz, savaş halinde miyiz ?
Nasıl çalıştığını tam bilmediğimiz bedenimizin “kötü” olarak işaretlenmiş olduklarıyla savaş, “iyi” olarak işaretledikleriyle barış ve işbirliği.
Kurulmuş bu dengenin mümkün olanın “en iyisi” olduğunu kim iddia edebilir ?
Normal dediğimiz şey nedir ?
İhtimal, “normal” saydığımız alışverişin de, sonunda insanın zarar gördüğü bir işleyiş olduğunu keşfedebiliriz.
İnsanın kendi lehine yaptığı tercihlerin, yine kendisine bir zarar olarak dönmesi. Ama bu döngünün sebep-sonuç bağını göremeyecek kadar sıradanlaşması. Alışıldık gözlem sınırının dışında gerçekleştiği için; akademik alandan sokağa kadar “normal” kabul edilenin hiç sorgulanmaması.

Basit bir soru;
120-200 yıl arasında hayatta kalabilen bir çok örnek varken, biz çoğunluk, 70-80 yıllık ömre kanaat ediyoruz ?  Neden ?
“Çünkü öyle uygun görülmüş ve bu normal !”
Farklı bir şey söyleyeyim; Bu “normal” saydığımız ömür süresini, kendimiz belirliyor olmayalım ? Tüm insanların yaşamla iletişimi / alışverişindeki eksikler ve fazlalar yüzünden kendi mezarımızı erkenden kazıyor olmayalım ?

Ama bunu atlayalım ve bedenimizde konaklayan sıradan bir organizmanın olası amaçları üzerinde fikir jimnastiği yapalım.
Varsayalım iyi huylu canlılar.
Bir örneği bitki üzerinden geldiyse, yine oraya dönüş yapmak isteyecektir.
Hemen hepsi, tüm canlılar gibi yayılmak isteyecektir, başka bir yere göç etmek isteyecektir.
Topraktan geldiyse tekrar toprağa dönmek için bekleyecektir.
Bekleme ve tahammül süresi hangi türün ne kadardır ?

Konakladığı bedene bir dizi kimyasal/biyolojik fayda sundu, koloninin bir kısmı bedenden ayrılıp çıktı. Ama nereye ?
Umutlar dedemin tarlası, gerçek ise klozet… Oradan kanalizasyon sistemi… Arıtma tesisi… Kimyasal arıtma, biyolojik arıtma, ardından tuzlu su…
Ne oldu ?
Hedefine ulaşamamış mikro canlılar hayal kırıklığına uğradı.
Kalanların, gidenlerden bir daha hiç haber alamadığını varsayıyoruz…
Mikro birimlerin nasıl haberleştiği henüz çözülebilmiş değil. Birçok konu gibi, o da bilinmezler arasında.
Ama onların yöresel ve tüm dünyadaki türdeşleriyle kolektif biçimde yeni sorunlarına yeni çözümler ürettikleri bir gerçek.

Bedendeki mikro canlılar mikrobiyom olarak adlandırılıyor.
Peki çevrimi tamamlanmayan mikrobiyomlar kendileri için ne tür çözümler üretebilirler ?

Konakladığı bedeni vaktinden önce toprakla buluşturmanın yollarını aramak, olabilir mi ?

Ev sahipliği yaptığımız mikroplarımızın kafasının tasını attıracak bir çok neden olabilir.
Tek sebep – tek sonuç olamayacak kadar, son derece karmaşık bir dünya.
Ama bunu bir örnek sayarsak, mikro organizmalar ve insan ilişkisinin karmaşıklığının içinde, karşılıklı dostluk ve yardımlaşma zemininin mikro canlılar aleyhine bozulduğunu -sonuçlar itibarıyla da- görebiliriz.
Geldik mi şimdi asıl soruya;
Kafası bozulmuş bir mikro canlı türü, bulunduğu bedenin huyunu kendi amacı doğrultusunda dönüştürebilir mi ?
Daha ilginç gelebilecek başka bir soru;
Tıp bilimi, gözlemlenebilir zaman aralığındaki olay ve nesneleri adlandırıyor, anlamlandırıyor. Peki, bir kiracı mikro organizmanın 30-40-50 seneye yayılmış “intikamını” tespit etmek mümkün müdür ? Hele bir de taşeron kullanıyorsa… Hatta iki, üç “dost taşeron”dan sonra gelen taşeron yapıyorsa yapacağını ?
Yani…
Tıbbi, Biyolojik, Fizyolojik, Psikolojik, Sosyolojik sebep-sonuç literatürümüzü alt üst eden devasa bir sebep derinliği.
Hatta, midede ülsere neden olan kafası atmış mikro koloninin derdi -soğanın saçaklarına geri dönmek- gibi görülebilir. Ama belki ozon tabakası zerreciklerinin kendilerinden bir ricada bulunmaları da etkili olmuştur !
Sadece bedenimizdeki organların fonksiyonlarının aksamasıyla sınırlı olabilir mi bu bakteriyel cevap ? Aile geçimsizlikleri, cinnetler, kavgalar, cinayetler…

İnsanın bizzat kendisine ait olan bir hücre, gün gelip kararını değiştirebiliyor, kendini klonluyor ve dokuları işlevsiz kılabiliyorsa… Bedenin doğrudan parçası olmayan, kısmen kendi başına buyruk birimler neler yapmaz ki ?

On sene olmuştur. Öğle yemeğinin üzerinden saatler geçmişti. Ortada hiç bir belirti yok. Eşim ve ben salondayız. Hiç bir sağlık sorunumuz yok.
Abartmıyorum. 5-10 dakika içinde önce ben kanepeye yığıldım. Yarım saat kadar sonra eşim.
Hafif ateş eşliğinde… Yürümek şöyle dursun, kolumuzu zor kaldırıyoruz. Mutfağa, odaya emekleyerek gidebiliyoruz.
Zehirlenme falan değildi. Çünkü evdeki aynı yiyecekleri tüketmeye devam ettik. Zor bir geceden sonra ertesi gün hafifledi.
Hayatımızda böyle bir şeyi ilk defa yaşadık.
Ve bu tecrübe, mikro canlıların tokatının boyutlarının neler olabileceğinin minik bir örneğiydi.

Bi kere insan hücresindeki bilgiden kat kat fazla bilgiye sahipler.
İnsanın insanla iletişimi/bilgi aktarımı, onların kendi aralarındaki iletişimin yanında çok sönük kalıyor.
Onlar, kendi sınıflarının dışındaki birimlerle de iletişim kurabiliyorlar.
Topluca savunma, topluca saldırı gibi konularda organize olabiliyorlar.
Kendileri için alınmış tedbirleri, yapılarını değiştirerek etkisiz hale getirebiliyorlar.
Buldukları yeni formülü, dünyanın öbür tarafındaki türdeşlerine gönderebiliyorlar.
Hatta kimisi bedenin savunma sistemini aldatıp, insan bedenine ait hücreleri bağlı bulunduğu bedeni tahrip etmeye ikna edebiliyor.
Kimisi bedenin jandarmalarını korumakla görevli olduğu bedene saldırmasını sağlayabiliyor.

Şimdi bu küçük deneyimden ne sonuç çıkar ?
Her şey yolundayken, dakikalar içersinde beni yerle yeksan edecek bir güç varsa, dış dünyanın “düşmanlarının” lafı bile olmaz.
Her şey yolunda giderken, bir depremle kentin yerle bir olmasına da benzetebiliriz.
Bizim için “her şeyin yolunda” olması, bütünleşik olduğumuz “diğerlerinin” keyfinin yerinde olduğu anlamına gelmiyor.
Bizim yaşam boyunca beklediklerimiz, talep ettiklerimiz, aldıklarımız var da, diğerlerinin yok mu ?
Tek hücreli canlıdan, komplike organizmalara kadar.
Varsayalım bir akarsuyun beklentisi yok mudur ?
Çeşit çeşit atıklarla o akarsuyu kirletmekte ısrar etmek, sayısız mikro ve makro canlıyı öldürmenin cevabı; şehirlerin asfalt yollarının dereye dönüşmesi olabilir mi ?

Bir evin kapısına, silahlarıyla düşman askerlerinin dayanma ihtimali… ?
Ama yeteneklerinin sınırları hiç de bilinmeyen mikro organizmalar ile bütünleşik durumdayız ve her an, küçükten en büyüğüne her tür tokadı atmaya muktedirler.

Savaş mı barış mı ?
Kendimizi akıllı sanıyoruz.
Bir hayvan ile oturup muhabbet edemediğimize göre akıllıyız da aslında.
Ama bizim aklımız, kendi, erişebildiğimiz boyutlarla sınırlı. Mikro canlılığın bilgi bankasıyla, uzun vadeli planlar yapabilmesiyle ilgili yeterince bilgimiz yok.
Doğrusu onların beklentileri de umurumuzda değil.
Sanki köleleştirdiğimiz, bize hizmet etmek zorunda olan birimler.
Aykırı nüfus artarsa, basarız anti biyotiği görürler günlerini. Şehri fareler istila ederse topluca zehirleriz…
Ne oldu ?
Lütfen dikkat, burası önemli 🙂
İster biyolojik düşman, ister mahallenin düşmanı, ister sınır ötesindeki düşman…
Diyelim doğanın “güç hiyerarşisine” uyumlu araç ve yöntemlerle yendik, galip geldik, pusturduk, çökerttik…
Gerçekte ne oldu ?
Varlık gerekçesini isabetli anlamlandıramadığını eylemleriyle açığa vuran insanoğlu, vahşi doğanın yöntemlerini taklit etmekle aslında eziyeti kendine etmiş oldu.
İstediğimiz, özlediğimiz, rüyalarımızı süsleyen zaferlere kavuşmuş olalım. Tüm düşman tek hücrelilerden, çok hücrelilerden, onlardan müteşekkil kendi boyutlarımızdaki organizmalardan savaşarak kurtulduğumuzu varsayalım…
Kendi bedenimizde, kendi bedenimizi savunmakla görevli jandarmaların silahlarını yine bize doğrultmayacağını kim biliyor ? Ya da bir gün topluca intihar etmeyeceklerini ?

Bağırsak kurdu istenmeyen, vücuttan defedilmesi gereken bir parazittir değil mi ?
Çocukken, Ereğli ‘de, Ceran sineması önünde çizgi romanlar satılırdı.
O zamanlar Anadolu insanı, kavga diyince sadece tokat atmasını bilirdi. Karşıdakine öldüresiye darbe vurmamak üzere yazısız bir antlaşma vardı.
Bizim nesil kavganın yeni boyutunu sinemada ve film bittikten sonra dışarıda satılan çizgi romanlardan öğrendi.
Baltalı ilah Zagor Tenay gibi balta savurmak için antrenmanlar yapıyorduk, komşu çocuklarla kaş göz yarmacasına sapan savaşları yapıyorduk.
Yine o yıllarda bağırsak tenyaları musallat olmuştu bedenlerimize. Sıkıntı çekiyor, kurtulmaya çalışıyorduk.
Tavuğun ve yumurtanın birbirinden çıkma hadisesi.

Sorular gelsin;
1- Doğayı birebir taklit edeceksek bu akıl bize neden verildi ?
2- Güç hiyerarşisine gücümle katılacaksam bu vicdan neden verildi ?
3- Canlı türler arasındaki küre ölçekli savaşta kılıç çekeceksem, sevgi neden icad edildi ?

Canım Boğazlar Meselesi başlıklı makalemde, normal kabul ettiğimiz beslenme rutinimize eleştirilerim vardı. Yöresel, kültürel, damakta başlayıp helada sonlanan döngüyü anlamaya çalışmıştım.
Kendi beklentilerimizi karşılarken, bedene yüklenen fazla yakıtın eninde sonunda bize sıkıntılar eşliğinde geri döneceği üzerine kuruluydu.
Aklın ve iradenin, basit, hem de küçük bir adımı olabilir mi; ihtiyaç fazlası besini tüketmeyi reddetmek ?
Rutin porsiyonları küçültmek diyorum yani.
Kötücül hale gelmekte olan mikrobiyom koloniler için kendi kolonlarımızı cazip bir alan olmaktan çıkarmak.
Haa… Şunu da belirtmekte fayda var.
Bağırsaktaki yakıt nüveleri dost kabul ettiğimiz mikro kolonilerin izin verdiği kadar bedenimize giriş yapar.
Eğer onlar, kapıları kapatıp besin girişini haddinden fazla düşürselerdi, tabaklar dolusu yemekler de yesek zayıf, çelimsiz ve güçsüz kalabilirdik.
Bu kez de “doğru” diye önerdiğimiz şey; az yemek değil, çok yemek olurdu.
Ama doğada, mikrodan makroya tüm birimlerin kurduğu denge; insanın “tüketme çılgınlığına” yanıt verecek türden olması daha mantıklı görünüyor. Ve insanı rutinleşmiş dikkatsizlikleri üzerinden uygarlığını bir üst basamağa zorlaması da daha mantıklı duruyor.

Yaşamdan haz almak… Elde kalmış yek mutluluk formülü… Lezzetli yiyecekler…
Bu konuya harcanan mesainin farkında mıyız?
(Çağrışımla, ideal beden/kilolu beden konusuna gitmeyelim lütfen. Kilolu olmak çok yemenin deşifresi değil. Ayrıca kilo insana niye yakışmasın ? Konu bu değil.)

Buğday bitkisi, kendisinin çoğalmasına katkı sunan insan için, populasyonundan bir kısmını ona hediye edebilir. Ama üzerindeki diğer mikro canlılarla birlikte tekrar toprağa dönmek isterken arıtma tesisinde son bulan bir yolculuğa ne kadar dayanabilir ?
Bizim beklentimiz onu güzel bir pastaya dönüştürüp, afiyetle yemek.
Onun tek beklentisinin; ekmek olup, pasta olup, kurabiye olup insan bedenine girmek olduğunu kim iddia edebilir ?
Değilse, tahammül süresi nedir ? 50 yıl, 100 yıl, 1000 yıl ?
Yeni duruma vereceği yeni yanıtın, akut mu yoksa kronik mi olacağını kim bilebilir ?

Kimsenin baş edemeyeceği muhataplardan söz ediyorum.
Sağı solu akışmaya başlamış baraj gibi.
Bilimi bir itfaiye aracı saysak, her yeni parlayan noktaya su sıksın… Nereye yetişebilir, nereye yetişebiliyor ?

ÖÖKSB GİZLİ ÖRGÜTÜ

Açılımı;
Ölen Ölür Kalan Sağlar Bizimdir örgütü.
Kendi uydurmam.
Şöyle…
Siyasi, ekonomik falan da değil. Diyelim uzak bir ülkede bir insan cinnet geçirip bir diğerine zarar veriyor, belki öldürüyor. Biz bunu haber olarak okuyoruz. Sebep zincirinin payımıza düşen kısmını ihmal edip, kınamakla yetiniyoruz.
Ya da yaşanan sıkıntıların ilacını bildiğimiz halde, bilmiyormuş gibi yapıp rutin hayatımıza devam ediyoruz.
Uzun vadede insana zarar veren bir gıdanın fabrikasının sahibiyiz. Kendimiz yemiyoruz ama insanları tüketmeye teşvik ediyoruz !
Aslında doğayı birebir taklit etmek bu davranışı da onaylar.
Doğal seçilim yasası.
Güçlü olan ayakta kalır, hiyerarşik şablon; öğelerin niteliği ve niceliği, karşılaşmaların bir sentezi olarak kendiliğinden ortaya çıkar.
ÖÖKSB yanlıları da, sanırım bu şablonu insan dünyası için rutin kabullerin arasında saymakta.
Kendim de aynı yanılgının içindeydim. Hem de uzun süreler.
Sanki hayat serbest piyasa ekonomisi;
Güçlü olan, akıllı olan ayakta kalır. Diğerleri için yapacak bir şey yok.
Hele bu yüzyılın hızı ve karmaşasının içinde üzülecek vakit bile yok.
“Birey olarak kurtulayım, gerisi önemli değil… Mahalle, şehir, ülke olarak kurtulayım gerisi önemli değil… Aynı dili konuşanlar kurtulsun, mezhebime mensuplar kurtulsun, ırkdaşlarım kurtulsun, şu dinin mensupları kurtulsun…”
Kazın ayağının böyle olmadığını gösteren bir çok ipucu var.
Birincisi, dünyanın tüm insanları aynı havuzun içersinde. Kişilerin ya da grupların izole coğrafyalar bulması, izole mekanlar, köşkler yapması, onları  ortak havuzun kaderinden koparamaz. En tepede sandığımız krallar, kraliçeler, dini liderler, bilimde zirvelerde gezinen alanında uzmanlaşmış değerli insanlar… Prostattan, damar sertliğinden, eklem ağrısından, mayasıldan kurtulabiliyorlar mı ? Aralarında “uzak” olanı umursamayan varsa bile, kendi çocuklarının, torunlarının, yakın çevresinin acılarına şahit olmuyor mudur ?

Mikro biyolojik dünyada, dönüşümlerin lokal düzeyde kalmadığını bilmek ÖÖKSB destekçilerine çok önemli bir ışık olabilir.
Dünyadaki tüm insanların ortalamasına göre kendisine yeni bir çözüm bulmuş mikro kolonilerin, bireye/gruba özel muamele edip etmeyeceğini kimse bilemez.

Ahlak penceresinden de baktığımızda, dert bölüşümündeki “olası adaletsizliği”, adaletin en kusursuzu olarak da görebiliriz.
Çünkü, insan biyolojisine/ fizyolojisine  yönelik toptan bir saldırı, yine tüm insanların topluca bir elele tutuşmasıyla karşılanabilir.  Yani havuzdaki ortalama verilerin, tüm tarafların lehine değişmesiyle…
Havuzun bir köşesine çekilip tedbir almış olduğunu düşünmek, sadece ahlaki değil, ilahi beklentiye de cevap olup olamayacağı üzerinde düşünmeye değer.

ÖÖKSB nin düşünce zinciri tahminim şöyle işler;
Zaman ve kuvvetler fildir.
İnsan ise çimen. Ya da fare.
Fil ağırlığıyla bastığı yeri ezer geçer. Ondan sual olunmaz.
Fil pire için yorgan yakabilir, ondan sual olunmaz.

Peki, insanın bilgiyi arama bulma yolculuğunun üzerinde nefsini gıdıklayan, bazen ölçü üzerinden sınamalar yapan bir sistem varsa; okuma/yazmadan tutun, yeni durumlar/yanıtlar üzerinden de başka bir sınama yapılıyor olabilir mi ?
Yani hiyerarşinin tüm basamaklarına, taşınabilecek yükte sınamalar…

Artı, insanlığın serüvenini, havuza düşen taleplerin ortalamasına bağlanmış olabileceği hiç düşünüldü mü ?
Yani, türdeşlerinle topla, tüfekle savaşmak ve yenmek midir insanlığın ortalama talebi ? Savaşılan rakipler  ve milyarlarca seyirci de benzer şeyleri mi talep ediyor ?
Öyleyse, hay hay, buyrun burdan…
Artık öykünün “mağlubu” olmakla dövünmek, “galibi” olmakla övünmek gibi bir süreci hak ediyoruz, taa ki üstün gelme gayretlerinin bize maliyetlerini hissedene kadar.
Aynı kurgusal bağlantıyı; MERHAMET ve VİCDAN alanlarına da transpoze edebiliriz.
İnsanlık havuzundaki merhamet ve vicdanın ibresi nerededir ?

Bu kısır döngünün farkına erkenden varsak hiç fena olmazdı.
Erken teşhis çabasının bu alandaki önemi?

Öykünün merkezi otoritesine yaptığımız rica şöyle evirilebilir mi;
“Yaşama katkı sunmama yardım et”

Böyle bir niyete sahip olmak, onu beyan etmek, insanlığın talep havuzunun baskın öğesi haline getirmek neleri değiştirebilir ?
Neleri değiştirmez ki ?
Niyet, niyet sadece samimi bir niyet…
Herkesin alim olacak hali yok ya… Ama herkesin havuzun ortalamasına katkı sunacak güzel bir niyeti olabilir.  “Düşman” ve “Kötü” tanımlamayan,  derdin kaynağını yine kendisinden bilen, zıvanadan çıkmış mikro canlılar için de, en uzaktaki sıkıntılar için de iyilikler dileyen bir niyet.

UZAYLI İSTİLASINA KADAR SEVGİLİ OLMAK YASAK MI ?
Tüm dünya insanlarının bilgide, duyguda, gelecek rüyalarında elele tutuşmaları için uzaylı istilasını beklemeye gerek var mı ?
Gökyüzünden UFO larla geleceklerini sanıyorduk… Başka yerden geldiler, geliyorlar.
Aha işte, trilyonlarca uzaylı herkesin karnında dolanıyor.
Masal gibi mi duruyor ?
Anksiyete, depresyon, çöküntü, bulunduğu bedeni zombiye çevirme, çok uzaktaki türdeşleriyle haberleşme…
Bi kendilerini ışınlamadıkları kaldı diyeceğim ama belki onu da yapıyorlar ama görmüyoruz.
Son yıllarda hayvanların davranışları giderek garipleşmedi mi ? Şehre ve insanlara çoktan alışmış sokak köpekleri durduk yerde neden saldırıyor ?
“Geçinemiyoruz, fakirleştik…”
Bir sanrı olmasın ?
Dünyanın ezici bir çoğunluğu 100 yıl öncesinin en zengin ailesinden daha fazla konfora sahip. Çok daha fazla ve çeşitte besine erişebiliyor. Ama başka bir sıkıntı var ki, mutsuz, cinnet geçiriyor, başkasına ve kendine ciddi zararlar verebiliyor. Niye ?

Ciddi ciddi bir karar verilip, kenarda köşede kalmayacak cümlelerle;
“İhtiyaçtan fazlasını tüketmek, hem kendinizin hem tüm insanlığın tehlikeye atılmasıdır” denilemez mi ?
“İhtiyaç” denen şeyin, bedenlerimizin rutininden çok farklı noktada olduğu anlatılamaz mı ?
Tüketim ibresinin biraz aşağı çekilmesi, bir günde tavuk populasyonu üzerindeki baskıyı ne kadar hafifletir ?
İnek populasyonu, “Sütümüzü gönüllü verelim dedik, bokunu çıkardınız” diye isyan eder mi ? İsyan ettiğinde kendi sütüne hiç bir ek özellik eklemeden, insan bedeninde süt üzerinden zehirlenmeye yol açacak mekanizmayı harekete geçirebilir mi ? İneklerin ricasını yerine getiren uzak mikro organizmalar, bedenlerimizin ilgili fonksiyonlarını bozup, laboratuarları yanlış adresle oyalayabilir mi ?
Tüm bunlar zaten olmakta, oluyor.
Çeşit çeşit hastalıklar yüzünden hastanelere eskisinden çok daha fazla gidiyoruz.

İLAHİ PLAN
Fiziki, biyolojik, toplumsal, bireysel dünyanın zaman akışı içindeki hangi sebep-sonuç zincirini keşfedersek keşfedelim. Matruşka misali.
Film içinde film, film içinde film.
Öykünün en derinindeki güzelliğin farkına varmadan, yapılacak çözümlemelerin ve alınacak tedbirlerin işe yararlığı tartışma götürür.
Şöyle ki,
Tüm dalga ve parçacıklar koronun öğesi ise, tüm enstrümanlar orkestra şefinin kontrolündedir. Orkestra şefi, öyküyü menziline götürecek dizilimi zaten hazırlamıştır. İnsanı kandıran öğeler de menüye dahildir, kızdıran da, çileden çıkaran da, düşmanlar da, kötüler de… Mikrosu da makrosu da… Ödülleri de, sürprizleri de…
Varsayalım bir “doğru” çözümlemenin, sadece kağıt üzerinde ya da düşüncede kalmaması, bireysel ve toplumsal gündelik hayatta fiili bir karşılığını bulması, o sanal anahtarın somut bir kapının kilidine girip kapıyı açması…
Vurgulamak istediğim şu;
Bilgi birikimi, dili, dini, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun…
Dostu sevmek kolay.
Ama yaşamın uzun öyküsü, şimdilerde, “zehir” potansiyelinin kendi içimizde, “panzehir” potansiyelinin de “düşman” diye tanımladığımız birimlerde olduğuna doğru evriliyor.
İhtiyaç ötesi tüketimin, bizzat bedenin emanetçisi kişiler üzerindeki baskısı, tüm toplumlar üzerindeki ortak baskısı ve çeşitliliği dikkate alınmadan kat edilen yollar kime, ne kazandırır ?
Halen birbiriyle didişip, üstün olma gayreti güden insan populasyonunun, tüm canlı ve cansızların hakkını, hukukunu gözeten bir iklime evrilmesi için çok uzun yıllar olmadığı sanırım aşikar.
Diyelim, öne çıkarılan haliyle; küresel sıkıntı…
Fabrika bacaları ve ineklerin yellemesi :))
Birey ‘i “sorumluluktan kurtaran” nedenler !
Öyle ya, endüstri, planlama, yatırım, denetim devletlerin işi. İneklerin osuruğuna da birey olarak yapacak bir şeyim yok…
Eee o zaman ? Bireye bırakılan etkinlik alanı sadece ele bir slogan alıp caddeye çıkmak.
Ama doğruyu bulması, doğruyu düşünmesi ve doğru tedbiri alması beklenen; merkezdeki birim BİREY. Doğrunun ödülünü alacak olan da birey, yanlışın sıkıntısını çekiyor olan çekecek olan da birey.
Küresel sorunla ilgili yapılan bu EKSİK TANIM VE ADRESLEME, bireyi etkinlik dışında bıraktığı gibi, sunacağı katkının onurundan da alıkoyuyor.
Beşeri hiyerarşinin en tavanından en tabanına sesimi duyurma şansım olsaydı; birer cümle şunları söylerdim;
“Okuma, zamanlama, eğri çalgının verimlilik sınırları ve her geçen günün vicdani karşılığı üzerinde lütfen tekrar düşününüz”
“En yakından en uzağa; tüm insanları ve canlı/cansız tüm doğayı sevmek / elele vermek için çok ama çok mantıklı sebeplerimiz var. ”

Mikro dünya, kendi boyutlarımıza yakın değil diye, ilgi alanımızın alt sıralarında.
Harekete geçmek için, yeni yeni sosyal/kişisel şoklar yaşamayı beklemek de anlamsız. Son 8-10 senedir zaten her şey göz önünde.
Atomlar bir araya gelmiş bir hücre oluşturmuş. Dalga ve parçacığın gözlemlenmesinin bile imkansız olduğu bir alt dünyaya hücreler daha yakın.
Onların, sıkıntılarının, taleplerinin, buldukları çözümlerin; bir kamyon şoförünün kalabalığa direksiyon kırmasına neden olamayacağını kim iddia edebilir ?
Şoförü tutukla, sorgula… Acaba kendisi biliyor mu, ne yaptığını, neden yaptığını ?

İnsan dışındaki alem; cansızlar, bitkiler, hayvanlar…
Mikrosundan makrosuna, dumanı tütmeyen ateş gibi.
Kedinin fareyi yemesinde vicdan aramak beyhude.
Ama akıl ve vicdanıyla bilinen insanda, diğer tüm canlıların hayal kırıklığına uğramış olmaları muhtemel.

Yetenekleri bizim algı sınırımızın ötesinde.
Mikro dünyanın “insan düşmanlığına” yine kavgayla cevap vermenin mümkün olmadığını yukarda yazmıştım. Her bireye “bir şey yapma” fırsatı sunan bu mücadelede, yaşamla yaptığımız alışverişin eksik tarafları kademe kademe düzeltildiğinde kim bilir neler olacak. İnsana huzurlu, sağlıklı, uzun bir ömür; ihtimalle yine aynı mikro koloniler aracılığı ile sağlanacaktır.
Nasıl ? denebilir.
“Konusunda uzman dünyaca ün yapmış bir çok bilim adamı varken, uzman olmadan kimsenin söylemedikleri şeyleri söylemeye cüret ediyorsun ?”

Söyleyeyim, nasıl cüret ediyorum;
Bilim insanları baş tacı. Uzman oldukları alanlarda literatüre giren bilimsel veriler…
Hepsi kendi alanlarında yoğun çalışıyorlar.
Bu yoğunlukları arasında NASIL kelimesiyle LİSAN kelimesi arasındaki ses ve anlam ilişkisini görmeye vakitleri kalmamış olabilir. Ayrıca bilim penceresinden mantıklı da bulunmayabilir.
——
Dünya için, toplum için, hepimiz bir şeyler yapmak isteriz.
Sindirim sistemimize ihtiyacı kadar besin göndermek; bizim için de büyük, insanlık için de büyük bir adım.
Üstelik…
Denemesi bedava.

Atalay Ergezen
21.10.2019 Urla

Domenico Ghirlandaio nun Meryem tablosu… 15.yy… İnternette “UFO mu ” diye tartışılıyor. 🙂

——İNSANIN YEMEKLE İMTİHANI——

Konu eğer ilginizi çektiyse, beslenmede “normal” dediğimiz şeyin bize maliyetini farklı açılardan anlatmaya çalıştığım aşağıdaki yazılarıma da göz atabilisiniz:

“MISIR” A GİRİŞ -KELİMENİN DERİNLERİNE KUANTUM BİR GEZİNTİ

UNCHAIN MY FOOD

DOYMAK VE MUTLULUK İLİŞKİSİ BİLDİĞİMİZİN TAM TERSİ Mİ ? Muziplik olsun Vol.3

CANIM BOĞAZLAR MESELESİ

UZAYLI İSTİLASINA ACI BİBERLİ ÇÖZÜM YA DA DÜNYA İNSANI ELELE VERMEYE ZATEN HAZIR

ACABA BUGÜN NE YEMESEM ??? EN İYİSİ DÖNER KEBAP

CERVANTES’İN AĞZINDAKİ BAKLA ? DON KİŞOT ‘UN YEMEK İLE İMTİHANI…

BÖYLE SIR MI OLUR, HER ŞEY ORTADA

MANY BAYRAM

– CİAO HELLA (Şiir -taslak;))

CİAO HELLA – FOODURİSTİK VEDA