VER KORKUYU KOLONLARA, VER KORKUYU

Vatan elden gidiyor, şeriat, din elden gidiyor, yakın zamanda büyük deprem… Hangisinden alırdınız ? İsterseniz önce bir aperatif; devalüasyon, banka batması, işten atılma, işyerinin iflası quarteti. Ardından ana mönüye geçiş yapalım; kandırılıyoruz, dış güçler bizi batıracak, her şey kötüye gidecek üçlemesi… Yanına sofralarımızın vazgeçilmez bir rengi, darbe tehlikesi… Bölünme tehlikesi gerçekliğinden şüphe duyulacak kadar geniş bir zaman aralığına yayıldı ama halen güncelliğini koruyor.

Kırda ne hoş korkularımız vardı… Hortlak, canavar hikayeleri… Kulaktan kulağa, dalga dalga… Artık kentlerimizde, demokrasi ve özgürlük ortamında hepsi açık büfe, çeşit çeşit: Kapkaç tehlikesi, trafik kazası tehlikesi, üniversiteyi kazanamama tehlikesi, iş bulamama tehlikesi, küme düşme tehlikesi, mikrop kapma tehlikesi, evde kalma tehlikesi, terk edilme tehlikesi… Çevreye duyarlı olanlar için; küresel ısınma tehlikemiz var…”Atom Kraft Nein Danke” ? Vallahi o taze bitti. Komünizm geliyor ? 20 sene öncesinin arşivleriyle idare edebilirsiniz. (Tedavülden kalkmış bir tehlike. Komünist Parti oy pusulasında) Savaş çıkacak ? Ha o dipfrizde, yaşadığımız coğrafyanın mönüsü…

Kutsallarımız bir yönüyle ruhlarımızın koruyucusu. Geleceğe güvenle bakabilmenin, umut etmenin, paylaşmanın, korkuların negatif etkisini hafifletebilmenin son derece önemli öğeleri… Hem korkularımıza tavan yaptırılır, hem kutsal değerlere “birden fazla aidiyet tanımı” yapılırsa halimiz nice olur ?

Bir açık oturumda, siyasilerin seçim sürecinde “ben iyiyim, o kötü ve tehlikeli” demesinin gayet anlaşılabilir olduğunu, yorgan gidip kavga bittikten sonra her şeyin yine normal seyrine döneceğinden söz ediliyordu. Yani bu “ben iyiyim o kötü” yaklaşımının sınırı o kadar geniş ki, her tür strateji kabul görüyor. Siyasi çıkarlar uğruna kutsal semboller siyasi semboller haline dönüştürülebiliyor. (Siyasal sonuçları olan bu korkuların toplumun ruh sağlığına olası etkilerini ve sonuçlarını arayan var mı hiç ?) Düzinelerce tehlikenin yanında, tehlikelerin anasının terkedilmişlik hissi üretmek olduğunu düşünüyorum. Çocuğunu terk eden baba, eşini terk eden sevgili, işçisini terk eden patron, şirketi terk eden ortak, dostu terk eden dost, muhafazakarlığı terk eden sağ, solu terk eden sosyal demokrasi, vatandaşını terk eden devlet…

Sanal gerçeklik üreten söylencelere, izlencelere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Ama korku üretenlere değil, sevgi üretenlerine… Geçen gün, dört aylık bebeğim, birlikte tuttuğumuz çıngırağın seslerinden pek mutluydu. Kendi kendine çıngırağı masanın üzerinden alıp sallamasını öğrensin diye uzanabileceği mesafeye bırakıp izlemeye koyuldum. Biraz kıpırdandı ve çok nadir rastladığımız biçimde çığlıklar atarak ağlamaya başladı. Bir an bebeğin, çıngırağı alıp ses çıkaramadığı için ağladığını sandım, sonra hemen toparladım; kucakladım, onun gözlerden uzak yaşadığı acı gerçeği, algı yanılmasını unutturmaya çalıştım: “Bebeğim, baban seni terk etmedi, o her zaman yanında, ilerde transpoze edilmeye, çoğalmaya elverişli hiçbir korku uğramasın sana, üç günlük dünyada sıcak olan sobanın yakma tehlikesinden öte tehlikeler bulmasın seni…”

Sanal gerçekliğin işe yarayan bir türünü tecrübe etmek isterseniz, “Hayat Güzeldir” filmini şiddetle öneririm. Savaş yıllarında bir Yahudi ‘nin dramı gibi tanıtılsa da, o filmde, bir babanın –hem de savaş ortamında- çocuğunu “var olmayı hak eden korkulardan” uzak tutmak için nasıl çırpındığını görebilirsiniz. (Film zaten bir sanal gerçeklik üretir, bu filme –bir sanal gerçekliği anlatan sanal gerçeklik de diyebiliriz) O babanın yarattığı aslında düpedüz bir yalan ama, o çocuğun hayata karşı duygusal duruşunun temellerinin atıldığı çok gerekli bir yalan…

Zaten lokal hayatımızda sabah uyandıktan gece uyuyana kadar, -hatta uykudayken bile-, yüzlerce çeşit korkuyla iç içeyiz. Hiç olmazsa, şu kitlelere sunulan korkuların adedini biraz düşürün, içeriğini biraz yumuşatın yahu… Ruh sağlığımız bozuluyor vallahi…

10.06.2007

Akşam Ege