VERİM TEORİSİ– MAYMOON İNSANDAN GELMİŞ OLAMAZ MI ?

VERİM TEORİSİ
MAYMUN İNSANDAN GELDİYSE…

Bir çok dilde, Maymun ve Ay kelimelerinin eş sesli olmaları dikkatimi çekti.
Kurcaladıkça boş bir yan yanalık olmadığını gördüm.

Evrim-Yaradılış tartışmalarının göbeğine oturmuş; Maymun.
İnsana en çok benzeyen.
Ve AY ?
(İnsan dedim de… İNSAN kelimesinin eş sesini, şehirler arasında aramaya kalktığımda, aklıma MANİSA geliyor. Nepal dilinde “insan” ın karşılığı: MANİSA imiş…)

Türkçedeki Maymun kelimesinin içine iki kez AY gizlenmiş…
M-AY MOON
Benim ayım.

MONKEY… Anahtar Moon da… (O zaman DON-KEY üzerinden, anahtar DON da mı ?)

Maymun ile Ay ın çakışmasına çok örnek var:

Diğer dillerde, sırasıyla AY ve MAYMUN kelimeleri:

ay maymun -türkçe
moon monkey – ingilizce
xahar xadina -malta dili
marama makimaki -maori dili
saryn sarmagchin -moğolca
masina manuki -samoaca
Ọnwa enwe -igbo dili

(Macaco Portekizce maymun demekmiş. Ama konumuza bir katkısını bulamadım )

Farklı dillerde, yoğun olarak APE, AFE, AFFE kullanılıyor.

Almanya ‘da Bochum diye bir yer vardı.
Nerede yaşıyorsunuz ? sorusuna verilen yanıt:
“Afedersiniz Bochumluyum.”
Bir kelimenin ikincil, üçüncül anlamlarını dikkate alma bakımından, kendiliğinden yaşanan bir farkındalık.
Bir de, afferin deriz. “Başarıyı” tastik ve teşvik.

Yeni doğan için; “Allah affetsin” deriz.

Peki AFFA bu denli muhtaç olmayan bir yaşam tarzı mümkün müdür ?
Değil midir ?

…………………..

“Ay ışığı jandarmanın süngüsünü yakıyor
Mahpus gardaş pencereden jandarmaya bakıyor.”

Nazım Hikmet ‘in yazdığı söylenir. Bize Rahmi Saltuk sevdirmişti bu dizeleri.
Burada da AY ile JANDARMA de yan yana düşmüş.
Burada bir HİNLİK olabilir düşüncesiyle Hintçe karşılığına baktım.

CHANDRAMA Hint dilinde AY anlamına geliyormuş.
(Hintçede chandrama=ay, bandar=maymun)
“Rich and drama” da konuya cuk oturuyor. Zenginlik ve dram…

Malayam dilinde ise CANDRAN

(Heyhat işin içinde bir KANDIRMA mı var yoksa ?)

Jandarma ‘nın etimolojisinde ay falan gözükmüyor. Fransızca kökenli…
GENS D’ARMY
Silahlı adamlar.. Silahlı grup/soy… Kırsalın askerleri…
(ARM kol anlamına da geliyor. Bizdeki karaKOL, KOLordu, KOLluk kuvvetleri…)
(Fakir/zavallı anlamlarını da atlamamakta fayda var)

Artı, Hinduizm kaynaklı DHARMA, konuya hem sesiyle hem anlamıyla entegre durumda…
(DARM Almanca ‘da bağırsak…!)
……………………………..

Maymunun insandan gelme ihtimali sıfır değil. Hatta mantıklı dahi sayılabilir. Bunu ilerleyen satırlarda anlatacağım.
Lakin, insan-maymun faslına bir miktar değinmeden geçersem konu havada kalacak…
Aslında anlam havuzuna o kadar çok öğe hücum ediyor ki, nasıl toparlayacağımı bilemiyorum.
Mesela AY diyince, sadece maymunda takılı kalıp, Kutup Ayısını ve Çölü pas geçersem, israf etmiş olacağım.
Neyse…

Aya ayak basmadan önce; hayvan ile insanın benzerlikleri.
Daraltalım. Hazır elde, hayvan dünyasından Maymun gibi sevimli bir yaratık var.
Maymun ile İnsanın, kabaca, benzeşen yanları neler ?

Akıl sahibi olmak dışında bir çok özelliğimiz benziyor.
Onlar da bizim gibi göbek yapıyor 🙂
Lezzet düşkünlükleri var. Cinsellik ? Sorma gitsin… 🙂
Ve dışkıları çok pis kokuyor !
Tüm bunları ortalık yerde yapıyorlar. Utanmamaları normal.

Bu benzerliklerin ayrışan tarafları, sosyalleşme aşamasında ortaya çıkıyor.
İnsan, diğer insanlar içinde çıplak olmaktan utanıyor.
İnsan, ortalık yerde üreme etkinliğinden utanıyor.
İnsan, dışkı ve sidik boşaltımını yalnız kaldığı yerlerde yapıyor. Utanıyor.
İnsan, dışkısı da kötü bir koku yayıyor, onu da borulara hapsedip, gönderiyor. Utanıyor.

Bunlar insanı neden utandırıyor ?
Örtünce, kapatınca, görülmeyince, duyulmayınca; yok ve yaşanmamış olabiliyor mu ?
“Kültür, bu yönde gelişmiş” denilebilir.
Lakin benim düşüncem başka.
Muhakeme yeteneği olan, kendi varlığını bilen insanoğlu; hayvanlar alemiyle sıkı sıkıya benzeşen taraflarından utanıyor ve sıkılıyor.
Elbette, kokuyu uzaklaştırıyor, tüylerini tıraş ediyor, hava sıcak da olsa bedenini gizliyor, kapıyı kapatıyor, perdeleri örtüyor.

Ört, ört… Bir yere kadar. Bir zamana kadar.

İnsanın, sorgulanamaz kategorideki “temel ihtiyaçlarını” masaya yatırıp,  yeniden tanımlamak, alternatiflerini aramak, gediklerini/tuzaklarını yeniden tanımlamak; heybesinde sürekli bir “utanç” taşıyan insanoğluna yepyeni menziller sunabilir.

Tam burada; ihtiyaç/haz/doyum/atık/ödül/ceza dairesinde gezinen ÇIKTILAR nereden çıktılar ?
Nesnel sebebi GİRDİLER olduğuna göre, yasal ve utanılacak hiç bir yanı olmayan beslenme eylemine zum yapıyorum.
(“Hep aynı yere gidiyorsun” diyen olursa… El cevap: kodlanmış bir çok alan oraya gidiyor)
Ne yapayım ? (MUND=ağız, MOND=ay)

Muz sembolüyle bütünleşmiş maymun, neden ay üzerinden selam çakıyor ?
(Muzun, meyveler arasında damak zevkinin zirvelerinde olması da isabetli. )

Dünyanın etrafında usanmadan  dönüp duran ay insana bir şeyler anlatmasaydı israf olurdu 🙂
Fransızlar ın Le Monde dedikleri; dünya.
Lune, luna ayın ismi olarak  karşımıza çıkıyor.

Dolunaya baktığımda bir çember görüyorum.
Karanlık gökyüzünde parlak bir daire. Endoskopi cihazının ekrandaki yuvarlak görüntüsüne benziyor. Aynı zamanda bir kameranın objektifine…
(Anaaa… Kamera mı dedim ?…  Kamer Arapçada Ay demek )
Düz bir AY-na ya da benziyor.
(Düz ‘lük dünyadan çok aya yakışıyor 🙂 Eski zamanlarda dünyanın düz durduğu sanıldıysa kime ne fayda ? Mecazi tarafı vardır… Bunun neresi komik ! Geçen sene ölen kır at sağ mı ölü mü çıkmaz sokağı…)
MİR Rusça da dünya demek. Demek biraz anlam TAMİRatına ihtiyacı var 🙂

(KOD dedim, DOlunay dedim… Ortalık DO kaynıyor. DO 1. nota ve frekansı 32 hz. Ne işimize yarayacaksa ? Bu arada parantez enflasyonunun farkındayım… Parantez hilale benzer :)… Tamam, tamam… C de hilale benzer, ejnebilerin do simgesidir.

Oturan Boğa, Turan ülkesinden kalkıp Amerika ya giderken, yanında otları mı götürdü, boğaları mı ? Oturduğu yerde ne boğazından geçecek besine kavuşur, ne de seyahat edebilir !

AY a devam…
(O gerçekten dev bir kamera da, röntgen çeker gibi her halimizi kaydettiyse, yandı gülüm keten helva…: )

Çember, daire; ulaşımın olmazsa olmazlarından iken, bir kısır döngüyü de işaret ediyor.
Yani bazen, fiziki dünyada çok faydalı olan bir şekil, sembolik dünyada “aşılamayan sınır” olabiliyor.
Periyodik tekrarlar her ne kadar insana stabilite, güven verse de; çemberin dışını düşünmekten bile alıkoyuyor.
Pİ bir ucu merkez noktaya bağlanmış bir ip, diğer ucunda insan, dönüp duruyor.
3,14…..
Öte yandan sonsuzluk da var. O da pozitif bir şey.
Gole doğru giden top.
Sekiyor, sekiyor gol de oluyor. Değişen ne var ?
Yılın başı, ortası, sonu.
Turunu 29 günde tamamlıyor.
(Bi de 27 gün 7 saat geçiyor ? 27.5 Hz La notası…)

Eminim, erişemediğim bir çok anlam varyasyonu vardır.
Kanımca, ayın, insanın beslenme periyoduyla ilgili bize bir önerisi var.
Bu şüpheden hareketle, mide ve ay kelimelerine bakıyorum:
maag maan -Afrika dili / Flemenkçe
mage manen – İsveççe

Rusçada ayın karşılığı OBEZ’YANA…

Hilal de ise bir çok ilginçlik var.
Bir kaç dilde birden, karşılığı ORAK 🙂
Orak görsel olarak da hilale benzer, işlev olarak da mideye gönderilecekleri tarlada biçer 🙂

AY IRMAK, AY KIRI, YARIK, YARIM, kelimeleri ayı ikiye bölmeyi tavsiye ettiğine göre, bölüyorum. Ama mantıklı bir sayıya ulaşamadım.
Görsel ayırmak matematikten daha kolay.
Daireyi ortadan ikiye böldüğümüzde, karşımızda bir D duruyor.
Ful doldurunca “O” oluyorsa, onun yarısı olan “D” ile yetinmek kişinin lehinedir mi demek istiyor ?
D görselinin -AY ‘ı da barındıran- YAY ı temsil ettiğini düşündüğümüzde; “O” gibi gerildiğinde ya patlayıp YARi olan YER ile buluşacak ya da D ye dönüşerek okunu fırlatacaktır.
Burada OK un, OKunacak olanların başlarında yer aldığını söylememe gerek var mı ?

Ayırma 3 boyut üzerinden yapıldığında… Ay bir kadehe dönüşüyor. Hilal üzerinden, boyutu küçülüp büyüyen bir kadeh. Ya da boyut aynı, içindeki sıvı azalıp çoğalıyor. (Sıvı tüketim periyodu)
…………………..

İnsanın maymundan geldiği hipotezi evrim teorisine yapışmış. İçinde farklı versiyon yaklaşımlar olsa da, 50-100 bin yıldan öncesi için ATIŞ SERBEST. 🙂
O devre gidip gelen yok. Yazılı metin yok. Bulgular yetersiz.

Bu serbest atış bölgesinde, “resmi atışlar” bize mantıklı geliyor.
Yaygın bilinen haliyle “evrim teorisi” de bunlardan birisi.

Çünkü bilim diyor ki; “Zaman çizgisi üzerinde, canlılık basitten karmaşığa doğru ilerler”
Kişisel gözlemler de bu iddiayı destekler.
Öncesinde bir çift hücre olan yanyana gelir. 2.5-3.5 kg olup doğar… Zaman ilerledikçe, hacmi ve ağırlığı artar, bedenini yönetme yeteneğine kavuşur. Basitti, büyüdükçe karmaşık oldu yani.

………………………….

Bu şablonu, bir kaç saate yayabildiğimiz gibi, milyon yıllara da yaymak mümkün.

Şimdi, bildik senaryoya alternatif, yeni senaryo…

Bundan 5 yüz bin yıl kadar önceydi.
Tüysüz, yani çıplak, insanımsı canlılar iki farklı adada belirdiler.
Biyolojik özellikleri de aynıydı, çevrenin özellikleri de aynıydı. Her iki grup da, aynı zekaya, aynı algı düzeyine sahipti.
Her iki adada da, bol ağaç, bol meyve, bol “av hayvanı” vardı.
B adasında yaşayanlar, avladıkları hayvanların kürklerini kullanmayı öğrendiler. Doğa da her tür besini veriyordu. Daha ne beklenir hayattan ? Mutlu, mesut yaşayıp gidiyorlardı.

A adasındakiler ise, taşın üstüne taş koymayı denediler.
Ve oldu.
Onlara taş üstüne taş koyduran şey; etrafa yük olmadan yaşama isteğiydi.
Oysa buna hiç mecbur değillerdi. !
B adasındakiler gibi yapabilirlerdi. Öylesi daha kolaydı.

Nesiller, nesiller sonra gözlemci, adaları şöyle bir gezdi.
B adasında doğa yine aynı canlılığını sürdürüyordu. Ama üzerinde yeni türler vardı !
Maymunlar, goriller, orangutanlar, şempanzeler…

A adasında ise tekerlek çoktan icat olmuştu..
İNSAN yolculuğunu sürdürmekteydi.

…………………….

Sıradaki konu, hacim ile karmaşıklık arasındaki ters orantı…

Zaman çizgisi üzerinde, basitten karmaşığa giden bir ezberimiz vardı ya…
Basit=Küçük, Karmaşık=Büyük şeklinde bir eşleşmede buna refakat ediyor.
Mikro=Güçsüz, Makro=Güçlü; çeşitlemeleri de var.

Şimdi, bir sahne daha resmedeyim.
Diyelim, medeniyetten çok uzakta yaşadık.
Doğal yaşam dışında hafızamızda hiç bir referansımız yok.
Ve bir gün, tepeyi aşıverince, dev bir vinç gördük.
Ağır yükler kaldırabilen o dev vinç bizim gözümüzde, yaşam hakimiyetinde üst sıralara yerleşmiş garip bir yaratık olur.
Gerçekte ise, tüm yönetim, kendisinden yüzlerce/binlerce kez daha küçük olan insanın parmaklarının ucundadır.

Bu örnekte, kolayca anlaşılabilir olan şeyi, biyolojik dünyaya transpoze ettiğimizde kafamız karışabiliyor.

Eli ayağı, beyni, cep telefonu, gözü, kulağı olmayan tek hücreli bir canlı; bir insan vücuduna girip, nereye gideceğini biliyorsa… Gittiği yerde ne işlem yapacağını biliyorsa… Sadece “fiziksel” değil, hedeflediği “ruh halini” bile gerçekleştirebiliyorsa…
Soruyorum:
Gelişmiş, karmaşık ! olan, 75 kg olan insan mı, -havada askıda kalabilecek kadar hafif- tek hücreli canlı mı ?

Aslan, ormanın kralı olabilir. Ama hiç bir yaşam alanı aslan nüfusuna sınırsız bir tüketim/üreme hakkı sunmaz. Tilkiler birleşip topluca saldırmazlar belki…
Aslanın kendi bağırsağında uykuda olan bir bakteri, “kralın” tacını elinden alıverir 🙂

VERİMLİ OLMAK
Cüssemize ve teknolojimize rağmen bizden çok daha akıllı olan tabiat ile iç içe yaşıyoruz.
Tanrı nın, sonunu bilmediği bir maceraya girişme ihtimali yoksa, düşünebilme yeteneği olan insanla ilgili bir takım kriterler olmalı.

Verimlilik, az enerji ile en yüksek faydayı sağlama çabası.
Öte yandan, bir sürü tuzağı olan bir kavram.

VER kökü, insanı bir eyleme davet eder.
Beslenmekten semirmiş bir kedi, masaya yaklaşıp miyavlıyorsa, ona dilediğini VERMEK yardım mıdır, eziyet midir ?
İşte tam bu noktada, “vermemek” eylemi, -yan masadan ayıplansa bile- VERİMLİLİĞE hizmet ediyor olabilir.

Hayvanlar aleminde, özellikle memelilerde işte böyle bir gariplik var.
Tavuklar, inekler, koyunlar, sığırlar…
Özellikle besi hayvanları.
Önlerine ne kadar koyulursa, tüketiyorlar.
“Doydum” diyip kenara çekilen var mı ?
Tamam. Duracakları yeni bir “eşik” oluşuyor. Ama doğal ortamlarının çok çok üzerinde bir eşik.
Eh… Şikayet eden  yok. Memnuniyetle tüketiyorlar.
Karşılığında bol süt ve bol et.
Verimli mi verimli !?

İnsan aklının, canlılığın doğal devinimini ALMAK üzerine kurgulaması, gözle görülebilen / yine de görmezden gelinen bir dizi reaksiyonun da alt yapısını hazırlıyor.
(Farklı bir açıdan baktığımızda, bu reaksiyonu “normal” üzerinden zaten yaşıyor da…)

Yani, doğada doğal seçilim yasası varsa bile, bu seçilimin GÜÇ ve KUVVET üzerinden gidiyor olması pek mümkün görünmüyor. Akıl/zeka/teknolojinin de, türün var olma çabasına ne kadar hizmet ettiği meçhul ?
Büyük balığın küçük balığı yutması üzerine kurulu “doğal seçilim”; büyük balığı taklit etmeye kalkan insanoğluna, orman kıralı aslan misali formülle karşılıyor.

Çünkü, işte tam bu nokta, her tür hükmetme aracının, fiziki gücün, zekanın, IQ seviyesinin 5 para etmediği yer.

Bilgi ve yetenek VERMEK üzerine kurulu olduğu sürece önü açılır.
VERME nin  birincil sınav alanı da, kişinin kendi bedeni ve o bedenin girdisi ve çıktısıyla ilgili hassasiyeti…
Ne oldu ?
Son derece mekanik gördüğümüz yaşam; güçler savaşı ve güçlerin karşılaşıp yeni bir sentezle ilerlediği, YAŞAM dediğimiz zaman yolculuğunun göbeğine yepyeni bir değişken taht kurdu: DUYGU.
Hissediş.
İYİ olma isteği. İyi olmanın yollarını sabitlemeden, eksikleri arayıp bulma azmi.
Kodumuzda var olan bu duygu, elbette bizi vahşi doğayı taklit etmekten eninde sonunda alıkoyacaktır. Hem de memnuniyetle.

Karamsarlığa hiç gerek yok. Yüzbinlerce yıl önce, kendisini en uygun yere konumlayarak ayakta kalmış ve bu günlere gelmiş insanoğlunda yepyeni bir özellik var.
O da, geçmişte onlarca yıla yayılan bilgi/duygu paylaşımı, artık kısa bir zaman diliminde tüm dünyayı sarabiliyor.

Artı…
Bugün dünyada nefes alıp veren kim varsa…
Hayatta olan herkes yani…
İstisnasız, ama sız herkes…
Her bir bireyin “değersiz” olma şansı hiç yok 🙂
Her bir kişi; milyon, yüz bin, on bin, bin, yüz yıllara yayılan,  o, madde/madde ötesi elekten sınavını vererek bu güne geldi.
Sözlerime son verirken, kutsal kitaplardan bir kaç alıntı…
Tevrat ‘ın yaratılış bölümünden:
26 Tanrı, “İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.”
27 Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.
28 Onları kutsadı ve, “Verimli olun, çoğalın” dedi, “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun.
29 İşte yeryüzünde tohum veren her otu ve tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak.
30 Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere – soluk alıp veren bütün hayvanlara – yiyecek olarak yeşil otları veriyorum.” Ve öyle oldu.

Kur’an da Maide suresi… Kendi yorumum; çok çok eskide gerçekleşen, yukarıda bahsettiğim bu ayrışma/dönüşmeden söz ediyor.
De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, bir kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği, tâguta tapan kimselerdir. İşte bunlar, yeri daha kötü olanlar ve doğru yoldan daha fazla sapmış bulunanlardır.” (Maide, 5/60)
…………………….

Atalay Ergezen
31.12.2019 Salı
19:02 Urla