YAŞASIN MAĞLUBİYET

Şaka değil.
Mecaz da değil.
Yaşam organize enstrümanlarıyla “diğerini yen” diyorsa…
“Yenilgi felaketindir, galip gelmelisin” diyorsa…

El cevap:
“Bana önerdiğin savaşı, al, paketle, kendi bünyendeki münasip bir lokasyona…”

Huuu ! Kim kimi yeniyor müdür ?
Valla, –bildiğimi sandıklarım– boyumu aştığından beridir kendimi dövmekle meşgul olduğumdan, başkasını dövecek/yenecek ne zaman var ne de kafa…

Ses, “o” sahneden geliyor diye.
O, allı pullu sahneden geliyor diye…
En büyük kanaat pazarlamacısı “Yen” diyor. “Ötekini yen”
Otur afiyetle ye” der gibi.

Bu sofra hayvanlar aleminin -vahşi- hayatta kalma formülünün, “insani” sofrasıdır.
Modern dizayn edilmiş sofranın lezzetli yiyecekleri ağız/çene/diş marifetiyle öğütülür. Yemek eylemiyle bedenin varlık sorunu çözülür, “yenmek” eylemiyle de anlam sorunu !

Sen önemlisin” der, sahnenin aktörleri.
“Sen önemlisin”
“Pardon ! Neyimle önemliyim ?”
“Reyinle önemlisin reyinle

Vay anasını sayın seyirciler !

Yemin ayiniyle işbaşı yaptırıp, Mısır tabletlerinin  bir tık üstü teknolojiyle çarşaf çarşaf kağıtlarla, sandıklarla, çuvallarla ilkel bir resmin parçası olmaya davet.
Güçlü bir davet. Diğerini yenmeye davet.

Konunun felsefik açılımını küçük bir soruyla yapayım;
Yaşamın en önemli öğeleri hangileridir ?
a- Su ve ateş
b- Su, ateş ve toprak
c- Toprak, kereste ve hela
d- Para, kariyer, etiket, gruba aidiyet
İçeriğe takılıyoruz. Otomatikman.
Aslında başka bir dert var.
Otorite diyor ki, yaşamın gizemli sorusunu boşver. Ben sana –çoktan seçmeli– basit bir soru soruyorum. Benim sorumu önemse ve dört şıktan birisini seçerek “önemli ol“, “ödevini yerine getir”
“Doğru cevabın” sayısal üstünlüğü hangi renkte olursa olsun, Eşref ne alemde ?.
Eşrefi mahlukat, yüceltilmiş, övülmüş aklı ile dalga geçilmesini umursamayacak mı ?
“Yenmek” ve “Yenilmek” gibi savanlardan kalma iç dürtüleri gıdıklanınca, hurraaa..
Sahnedeki kandırma memurlarının davetine koşacak mı ?

Tüm bu nedenlerle mağlubiyet güzel bir şeydir.
Aldatma Meclisi nin en yoğun kullandığı silahları boşa çıkarmak gibi.
Bir elinde sopa, diğer elinde şeker ile iç tepileri gıdıklayan figürlerin yaptığı “kötüdür” de diyemiyorum. Nihayet “kazanmaktan vazgeçmek” için de bir şeyler olması lazım.
Ve “mağlubiyetin” övülecek, yüceltilecek hiç bir yanı yokken; “başarı” kelimesiyle adreslenen tüm davetleri reddetmek pusula ve rotanın ufkunu açıyor.

Evet. Bilimsel değildir.
Kişiseldir.
Dünya ya yalnız gelip, yalnız gidecek olan bireyin; yalnız düşünme, yalnız karar verme süreçleri…
Yaşam sürerken ya da sonunda bir sorgulama varsa, o sorgulamada düşün ve davranışlar “etraf yönlendirmesine” fatura edilemeyecekse…

Ne güzel.
“Seçimime bırakılan yol adedi lütfedilen kadardı”
🙂
Yeri gelmişken araya sıkıştırayım.
Hani “kimseyi ilahlaştırmayın. Figürleri ilahlaştırıp aklınızı kiraya vermeyin” falan denir ya.
Putlaştırma meselesi.
Sonra, putlara tapma.
Haydi gelsin;
Zamanın en kuvvetli Putu, bir resmi/cismi olan liderler değil; AHALİ putu.
Sanal gerçekliğe kolayca dahil edilen ahali, uzakta değil, sokağa çıktığımızda burun burunayız. (La İlahe bazen La Ahali gibi de yankılanıyor kulağımda)
Asıl bu yüzden, mağlubiyetten kurtulmak neredeyse imkansız 🙂
Sağıyla, soluyla, yılların mesaj bombardımanına maruz kalmış; devletleri “hükümetlerin” yönettiğini, rey atarak dolaylı da olsa “kendisinin yönettiğini” sanan ahali.
“Bizden” olanların, “Çağdaş”, “Muhafazakar” olanların mevcut yönetim şemasında yer almasıyla her şeyin güzelleşeceğini sanan kalabalıklar.
İnsan kalabalığının bir parçasıyız. Ayrı.
Ana rahminden düşmüş her birey, peşinen övülmüş… Peşin ve aması olmayan asgari bir saygıyı hak eder. Ayrı.
Algı bombardımanına maruz kalmış “kalabalık” tarifimle, kalabalığı küçümsemiyorum. Ahali den kasıt, ahalinin cismi değil. Ortak bileşeni “diğerini yenmek” olan, kalabalıklar üzerine çöktürülmüş olan kanaatler bulutu, güdü bulutu.
İnsan neden bir şeyler yazar, bir şeyler konuşur ?
Bilgi paylaşımı ?…
Belki “küçümsemek” denen şeyin tam karşılığı; otoritenin hatalı kodladığı ve birer “değer” olarak yaşandığı “ortak yargılara” dokunmadan yaşam sürmek?
Büyük sahnede “aldatmakla memur” olanlar, misyonu; “yanıltarak uyanık olmaya zorlamak” olanlar hariç.
Ahali” eleştirisi yaparken kendimi, aşağı/yukarı/kenara vs aldığım yok. Kendim de, tespit etmeye durumun, tarif etmeye çalıştığımın içindeyim. Arasındayım.
Söylediklerim “Yazan, okuyanı gömüyor” yanılgısı yaratmasın. Mağlubiyetin iklimine uymaz.
Neticede, aynı yolculuğun yolcularıyız. Kimimiz bir adım önde, kimimiz iki adım geride. Biraz geniş bir ölçekte, ihmal edilebilecek farklılıklar…
Sesimin, bir bünyenin kendisiyle konuşması, iğneyi de çuvaldızı da kendisine batırması, şeklinde hissedilmesini tercih ederdim.

Bireyin tutunduğu her dalın elinde kalması, şimdilik, kendi kişisel kaynaklarına dönmesini sağlayabilecek geçerli bir formülü sanki…
Mağlup olan benim. Eksik olan benim. Kandırılan benim. Oyumla, kanaatimle, sözümle, müdahalemle dış dünyada yapabileceğim değişikliğin kişisel gelişimime herhangi bir katkısı olmayacak”
Aldatma memuriyetinin farkında olanlar zaten aldatma etkinliklerinin içine -erişilebilir gerçek- de sıkıştırıyorlar.
Tanrı da “şeytan” enstrümanıyla kandırıyor. Belki de “yanlış” diye kodladığımız çuvalın içine serpiştirilmiş “doğru” larla karşılaşacağız. Ayrı konu.
Ama aldatmak ve aldatılmak verimli bir beyin aktivitesi vesilesi.

Size daha acaip bir şey söyleyeyim:
Buğdayı makine serpiyor, hasadı makine yapıyor.
Bulaşığı, çamaşırı makine yıkıyor, araç ile mesafeler kısalıyor.
Yani… Bedenin işi azaldı, beynin bahanesi kalmadı.
Beyin nöronlarından yaşamın beklediği aktivite; bir partiyi/lideri seçip, rakibine üstün gelmesine katkı sunmak kadar basit olamaz.
Yüz yıl öncesine kıyasla dahi, müthiş bir konfor içinde yaşayan bu bedenlerden; “daha fazla konfor” bekleniyor olabilir mi ?
Belki…
Bir acaip şey daha söyleyeyim;
Sigaranın zararı izafidir.
İstatistiklerin ve bilimin, oranlara dayanarak “kesinlikle zararlıdır” önermesi, onun izafi olduğu gerçeğini değiştiremez 🙂

Başarı” denen şey epeyce karışık.
Para kazanmak, kariyer yapmak, mevki makam sahibi olmak, sözünü kalabalıklara iletebilmek, kalabalıkların onayladığı bir kimlik olmak…
Dağdaki çobanın bir deve dikenine bakıp; “Seni var eden ne güzel var etmiş” demesi “başarı” yolculuğunda nereye oturur?
Hani illa bir yarış olacaksa ?
Beden gücünün ve yok etme gücünün anlamını yitirdiği çağda, beyin yarışı nasıl bir zeminde ilerliyor olabilir ?
Maddi bilgi, ansiklopedik bilgi rahat yaşama yetebilir. Başarının adresi oysa…
Mahlukun, eşref yolculuğunun hakkını verecek rotayı yitirecek kadar algı bombardımanının  hedefi olması…
Sandıksız, zarfsız, pulsuz; kişisel oyum dağdaki çobana.
Mağlubiyetin güzelliği işte burada.
Kentin tahtadan plastiğe evrilip “gelişmiş” sandık muhabbetine dahil olmaktansa…
Dağdaki çobanla birer sigara tellendirip “acaip” bir muhabbete başlamak mümkün:
“Kaplan pençesinden utanır mı…
Ya… İnsan…
Dişinden utanır mı bir gün ?”

“Başarı için eğitim şart !”

(Yolculuğun gerçek olanına eklemlenmemiş başarı hikayelerinin hüznü)

Hakim anlamıyla “başarı” nın, er geç baş ağrısına neden olduğuyla ilgili ciddi şüphelerim var. Hatta son zamanlarda ensemden vuran baş ağrısı öyle tekrar ediyor ki, farkında olmadan bir alanda “galip gelmeye” mi yeltendim diye kendime sorup duruyorum.

İnsan yavrusunun sırtına bir harar “doğru” yükleyip o yük altında eğen, büken eğitim sistemi; bin kişiden birinin burnunun dikine gitmesiyle avunuyor.
Organize yalan söylemeden, çelme takmadan, rakip tanımlamadan; nöron aktivitesinin azami seviyesi yakalanabilir mi ?
Yakalanamaz mı ?

Yakalanıyor 🙂
İşletim sistemlerinin çok daha karmaşık sorularına yanıt vermek zorunda kalan pırıl pırıl gençler, dataların “işletme” çabalarını dahi boşa çıkarıyor.
Özünü kavrayamamak, hızlı yanıtlayamamak, doğru değerlendirememekten kaynaklı, yüzlerce, binlerce mağlubiyet yaşayıp öğreniyor.
Yenilmesi gereken şeylerin dışındaki dünyada değil, kendi içindeki eksiklikler olduğunu öğreniyor.
Algı dünyasının hatalı kodlamalarını bir bir bulup yeniden düzenlemekten çekinmiyor.

İlkel araçlarla formüle edilmiş, dış dünyanın “diğerini yenme” davetlerini, faydalanılabilecek birer “veriye” dönüştürüp, bilgi işlem havuzuna atıyor.

Hani, madde/olay/zaman çizgisinde –merkezi bir organizasyonun– varlığını bilmek / inanmak asgari bir ödev midir ? Bilmiyorum.
Bedeni çevreleyen dış dünyanın, tanım ve yönlendirmelerine vicdanların vereceği bir yanıt vardır.
Durmaksızın dikte ettiğin –diğerini yenme üzerine kurgulanmış– tariflerin; vicdanımın tarif ettiği eşref sıfatına yakışmıyor.
Kendi eksiklerim kurgulanmış başarılarla uğraşamayacak kadar çok.

Açın kaleyi, şöyle gönül tadıyla mağlubiyetten mağlubiyete koşalım.

Yaşasın mağlubiyet

Yaşasın mağlup olma özgürlüğünü esirgemeyen hayat 🙂
Atalay Ergezen
14.06.2019 Urla