ZAMANE GERİLLASI


İşte zamane gerillasının silueti.
Elinde ne tabanca var, ne bıçak var, ne makineli ne de füze, bomba…
Zamane gerillasının üç-beş metre mesafeden çekilmiş bir fotografı. 🙂
Uzun oturmuş. Dizlerinin üzerinde bir “dizüstü” bilgisayar, elleri klavyede, gözleri monitörde.

Elinde orak olsa tarımcı derdik. At üstünde, kalkan/kılıç olsa birilerine darbe vurmaya hazır derdik. Kabzası, şarjörüyle silahını göğe kaldırmış biri olsa; içimizde “öldürmeyi aklayan” bir sürü referanslardan birine tutunurduk.

Ama öyle değil.
Pek de “heyecansız” bir ikon:
Bir insan ve parmaklarının ucunda BİLGİ VE İLETİŞİM kutusu.

Çok değil, bir kaç yüz yıl önce; günlerce aylarca yol gidip, bir medreseye ulaşılabilirse… Okuma/yazma öğrenmek, bilgiye kısmen de olsa erişmek çok zordu.
Ama “bilme makası” hemen her devirde vardı. Küçük bir azınlık içten yanmalı motorların arge siyle, üretimiyle uğraşır, kalabalıklar harfleri bile tanımaz, isyanlar, savaşlar, sürgünler…

Hayata –kendilerine sunulan– dar bir açıdan katılıp varlık mücadelesi verirlerdi.

Dövmek, var olmanın olmazsa olmaz araçlarından biriydi.
Avcı ve toplayıcı iken, yırtıcı bir hayvanı ancak döverek uzaklaştırabilirdi.
Basit silahlarla, bir hayvanın canını alarak kendisine besin edebilirdi.

Giderek, “hayvanları dövmek için yaptığım gereçleri, neden insanları dövmede kullanmayayım” dedi.
Böylece, Mars yüzeyine araç indirecek kadar gelişmiş “bilme azınlığı“, boşta kalan elleriyle kalabalıklara modern “insan dövme“, “insan öldürme” gereçleri ürettiler.

Bu gereçleri devletler kullanıp “yasallaştırıyorsa“, bireylerin ve daha küçük grupların kullanması neden  yasa dışı olsundu ki ?
Böyle diyenler kendilerine “haklı” gerekçeler bulmakta zorlanmadılar.

İnsanı, çaktırmadan “eğmek” üzere kodlanmış “eğitim kurumları” başta olmak üzere, insan dövmeyi “kutsal davranış” şekline sokup, vitrinin en sorgulanamaz raflarına yerleştirdiler.

Tarih sanki bir “insan dövme” tarihiydi ve tarih bize ders veriyorsa, bugünde de var olmak sadece insanın “dövme yeteneğini” geliştirmesiyle ilişkiliydi.
“Kem sözden” başlayıp, “Atom Bombasına” uzanan bir yelpazede, ne kadar fazla silah sahibi olunursa, güç sahibi olunacak, varlık mücadelesi hedefine ulaşacaktı.

“İnsan dövme” acizliğini en güzel ifade eden Ardahan, Hanak ‘ta tanıdığım bir servis şoförüdür.
Bir ayaküstü sohbet vardı. Dinlemedeydim. Öğretmen, elindeki PVC boruyu göstererek dersteki yöntemini anlatıyordu:
“Gürültü olunca bunu bir gösteriyorum, herkes susuyor…”
Servis şoförü gülerek sohbete katılmıştı:
“Desene bu sopa kadar hükmün yok

Kendim çocukken, okulda birileri döver, birileri dayak yerdi.
“Vur. Sen de vur.” denirdi. “Pısma…Pısma !”
Çeteleşmeler de olur, sapanla savaşlar yapılırdı.
Oralardan başlayıp, devletin jopuyla, cezaeviyle, silahıyla dövmesini yasallaştıracaktık.
Lenin ‘in, Mao ‘nun, Fidel ‘in, Che ‘nin attığı dayak da yasallaşacaktı.
Evet, dayak atmayı hak eden “ezilenler” olmalıydı ve ezenlerle aynı silahları kullanarak dövmek “hak” olmalıydı.
Yine çocukken elini kaldırmasını bilmeyen, pısırık ve ezilen bir zümre vardı ki, onlar sadece; “ne vuruyon yaaa” diye inlerlerdi.
Ne vuruyon ya ?
Ne vuruyor yaaa ?
Evet hayatın ciddi bir sorusu “Ne vuruyon ya ?”

Karşıdaki de bir insandı. Ve vuruyordu ?
Başlangıçtaki bu “tepki cümlesi” zaman içinde evrildikçe evrildi.
Bir kurt bir köpeği dövüyorsa, insanın insanı döverek ürettiği hiç bir çözüm: ÇÖZÜM OLMAMALIYDI.
İnsanlıktan vazgeçmekle eşdeğerdi çünkü.
“Akıl sahibi” olmaktan istifa etmek anlamında…
“Akıl ile onurlandırana” saygısızlık içeren…

Köyde yetişip kalp ile aklın basamaklarını yükseltmiş Servis Şoförü; böylesi şık bir tepki gösterdiyse; bilgi bir “zümrede” hapis olmaktan çıkmış, tabana tam yol ilerliyor olmalı…

Zamane gerillası belli ki, eline çakı bile almaz.
Eğer bedenine bir darbe alırsa “Ne vuruyon yaa !” bile demez.
Oturur, önüne armağan olarak konmuş –bilme bankasından– eksiklerini aramaya devam eder.
Çünkü bir kere öğrenmiştir; kavga edilecek en büyük düşman; insanın kendi eksik kalmış yanıdır.
Bilme bankasındaki veri 100 birim ise; onun öğeleri arasındaki korelasyon yüz bindir, milyondur.
Zamane kahramanı, kendisine doğrultulabilecek ateşli silahlar karşısında “orantısız güç” bile demez.
Bilmeye başladıkça, gerçek gücün farkına varmıştır çünkü…
Zaten, organizasyonu yapan kudret; uzay boşluğundaki bir kürenin yüzeyine prototipin siluetini yaptıysa; ruh – madde “karşıtlığındaki” maratona da uygun bir final yazmıştır. 🙂

Pısma yavrım pısma” derlerdi
“O vuruyorsa sen de vur” derlerdi

Ezberletip, ezberlettikleri üzerinden oyuncak etmeye çalışanlar…
Zamane gerillaları sizleri “öpücüklerle” yenecek 🙂
Hiç şüpheniz olmasın 🙂

Atalay Ergezen
12.12.2018