İÇİMDEKİ “FASCİS” (bölücü) İLE TANIŞIP BARIŞMAM İÇİN YARIM YÜZYIL GEREKMİŞ…


O sahneleri defalarca gördüm. Arkadaşlarının, akrabalarının arasında bekliyordu.
Güçlü kollar onu yakalıyor, bulunduğu gruptan uzaklaştırıyordu.
Giderken çığlıklar atıyordu. Ortalığı yıkıyordu.
Bir araca bindirip, götürüyorlardı.
Etrafta bir çok insan duyuyordu bu sesleri.
Ben de duyuyordum, görüyordum. Ama, “bu eziyeti neden yapıyorsunuz” diye müdahale eden yoktu.

Bu son derece normaldi.
O, çığlık atan, insan değildi…
O bir hayvandı.
………………………

Niyetim “duyar kasmak” değil.
Kişisel yolculuğumu yorumlarken; kavramların kapsama alanıyla oynuyor olabilirim.
Okuyanı bağlamasın. “Faşizm” kendi dün üme uygun bulduğum bir tanım.

O, yukarda bahsettiğim “eziyeti” bizzat kendimin yaptığını çok geç anladım.

Kendi mutfağım ve sofram üzerinden, eziyetin bir parçası olduğumu çok geç anladım.

İki ayaklı, hissedebilen bir memeli olarak, diğer hissedebilen canlıların hislerini umursamadığımı; kendi beklentilerime göre akla uydurduğumu, çok geç anladım.

Soğuk rafta, paketlenmiş duran ürünün serüvenini görmezden gelmek işime geliyordu.

“Beslenmek” için dahi olsa, tüfekle, bıçakla, tuzakla bir hayvanın canını almak ile paketlenmiş ürün satın almanın arasında fark olmadığını çok geç anladım.

İnsanın tepkisini/onayını, tüm canlı dünyanın en üstüne koydum.

Değişmez ve değiştirilmesi teklif edilmez, yaşam rutinlerinin; her bireyi ayrı ayrı ve çok sıkı bağladığını düşünüyordum.
Daha açık ifadeyle… Normal ve “herkesin onayladığı” işime ! geliyordu.
(! = Kendi lehime sandığım şeylerin bir bir aleyhime çıkması da menöye dahil)

İnsanın dışında kalan “canlı dünyanın” onayını almaya çalışmak, SOYUT bir şeydi.

Oysa, kimi zaman karnıma, kimi zaman kaslarıma vuran ağrılar son derece somuttu.
Can yakmak ile kendi canın yanması arasında bir bağ kurmaya kalkmak “akıl dışı” idi.

Neredeyse bir yıla yaklaşıyor.
Kırmızı sevmek veya yeşili sevmek gibi, “kültürel” bir seçim formunda sunulmasına mı kanmıştım bunca yıl ?
Et tüketmek ya da tüketmemek.

Bu kararı alırken, ağırlıklı olan merhamet hissi miydi, sağlıklı yaşamak mı ?

Emin değilim.  Belki peş peşeydi. Belki iç içe…

Soru: Et tüketmek sağlıklı mıdır ?
Cevap: Tabiat, insan sağlığını; canlı öldürüp bedenini yemek üzerine kurgulamış olabilir mi ?

Et tüketmenin insan sağlığına etkileri konulu literatür ne kadar geniş… Canımız neyi bulmak isterse onu bulabilir…

İnsan ve et tüketmek.
Varsa yoksa insan.
İnsanın et tüketmesinin, etin sahibi olan canlıya olan etkisi neden gündemin dışında ?

Veteriner hekimliğin ana başlığı “hayvan sağlığı” iken, “SAĞLIK SİSTEMİ” dediğimiz şey nasıl oluyor da, canlı bedenin hastalıklarını gidermeye uğraşırken; hayvanın kalbinin atışının, soluk alışverişinin durdurulmasını, yani öldürülmesini kapsam dışı bırakabiliyor  ?

Evet…
Yarım yüzyıl bu soruyu sormadım.
İnsanın beden bütünlüğünün zarar görmesi acı.
Bir insanın öldürülmesinin resmi bile katlanılacak türden değildi.
Bir ameliyat videosu izlemek bile korkunçtu. İnsanın yarasına bakmak, kaza geçirmiş birinin bütünlüğü bozulmuş bedenini görmek katlanılacak gibi değildi.
Artık acı duymayan, hissetme yeteneğini yitirmiş insanın ölü bedeni dahi bütünlüğü korunmalıdır. Aksi, izleyene dahi acı verir. O, empati kuracağımız bir türdeşimiz.

Darağacına asılı birinin resmi dahi içimizi sızlatır. Sanki o ipin ucunda sallanan bir başkası değil, kendi bedenimiz.

Ama yüzlerce kez et doğramışlığım vardır.
Onlarca kez, iç organları çıkarıp, temizlemişliğim vardır.
Mezbahalarda her gün milyonlarca hayvanın kesilip asılmasında, bedeninin doğranıp parçalara ayrılmasında neden bir sakınca yok ?
Hayvan bedeniyle insan bedeni arasındaki çifte standardım nasıl olmuştu da, sadece bilincimi değil, duygularımı bile biçimlendirmişti. ?

Tanrı ‘nın, en duyarlı sensörleri (alıcıları) hayvanlara yerleştirmiş olabileceği ihtimalini neden hiç düşünmedim…

“Hükümdarı”, onun “kölesi” üzerinden denetlemek…

Ki… Sosyal statü ne olursa olsun, her birey kendi yaşam alanının hükümdarı.

Her birey, üstün kabul ettiği güçten istediği, dilediği ne varsa; onun kapsama alanındaki her canlı da, o bireyden talep ediyor, diliyor.
Bu da her bireye, hayalindeki üst gücün güzel sıfatlarını; kendisinde ve etrafında yaşatma fırsatı veriyor.

Senelerce insan odaklı, yaşamın gediklerini insanın insanla ilişkileri üzerinden kurgulayan sistemle oyalandığımı çok geç anladım.

Neredeyse bir yıla yaklaşıyor ve artık rahatlıkla söyleyebilirim.
Beslenmekle ilgili ezberimi rafa kaldırdığımdan beri, ortadan kalkan sağlık sorunlarım buraya yazmakla bitmez.
Bedendeki biyolojik kavgayı aşağı çekince, bunun kişinin mizacına da yansıdığını, şiddete yatkınlığını düşürdüğünü, hastane yollarını unutturduğunu yaşıyorum.

Ömrü uzattığını istatistikler söylüyor.

……………………..

“Özgürleşmek” dediğim şeyin…
Kendi bedenimin -dışındaki- bir kişinin / grubun “yenilgisiyle” mümkün olabileceğini sanan ben…
Özgürlüğün…
Kendi ezberlerimin baskısından kurtulmak olduğunu,
Beklenen “kıyamet savaşının”, her birey gibi, kendi bünyemde gerçekleşeceğini,
Benden merhamet bekleyenlere özgürlüklerini teslim etmeden, kendi damağıma, mideme, saplantılarıma, ezberlerime esaretimin devam edeceğini geç de olsa anladım.

Bu özgürleşme, önemsiz bir toz zerresi iken, ne hale getirdi…
Acıkan, terleyen, susayan, üç sefer sofraya oturan, üç beş sefer helaya giden, iki ayağı üzerinde yürüyen, cüzdanını çıkarıp “bedelini ödeyen”; hücreler bütününden,
Yemekten vazgeçip hayatta kalmalarına vesile olduğum bir düzine hayvanın gözündeki değere layık olmaya çalışan bir konuma geldi.

Hayvanların, bitkilerin hatta cansızların gözünde değerli olmak insanı “popüler” etmez.
Ama, DNA boyutundaki bir karardan, mikroskobik dünyanın deviniminden tutun, kişisel hayat serüveninin insanı memnun edecek bir sürece evrilmesine kadar, bir dizi yansıması olduğundan eminim.
Yani… Kişinin feragatine, aksiyonuna, kişiye özel feedback.
Kişinin selamına anında bir yansıma. Eko.
Eko sistem.

……………………

Faşizm, genel ve en öndeki anlamıyla; “ben” in taleplerine diğerini “köle” etme eğilimi ise, kendi içimdeki faşist ile ilgili düşüncelerim elbette sübjektiftir.
Nihayet sosyal bilimler ve diğer disiplinler insan odaklı kalmaya sanki ant içmiş…

“Faşizm” kelimesi anlam zenginliğiyle zor ve hayati bir bilmeceyi çözmemize de olanak tanıyor.
İtalyanca fascio,  Latince fascis. Demet, grup.
Gruplara ayrılma, gruba aidiyet ve grubun dışındakilere hükmetme eğilimi.
Tüm insanların ve canlılığın bir bütün olduğunu reddetme hali.
Bölücülük !

En geniş haliyle; insan-hayvan gruplaşmasının yetke-hiyerarşi-sömürü kısır döngüsü…

Faş etme: İfşa etme. Ortalığa dökme.
Yaşanıldığı halde görmezden gelinenin, üstü örtülenin farkına varılarak faş edilmesi.

Fasching: Karnaval bayram.

Fa: 4. nota. Dört köşeli. Örtülü…

Fahiş: Aşırı, ölçüyü aşma, çok aşırı, çok fazla

FASCİ – VAHŞİ – FAHİŞ
Üçlemesinin aynı ses ve anlam havuzuna düşmesi bize bir şeyler anlatır mı ?

KESMEK-KESİM-KISIM…

Bölmek ve Ölmek yan yanalığının;
Teilen (alm) Die (ing),
Part …… Mort  kelimelerinde de görülmesi…
(ŞİFA nın da burada gizlenmesi ilginç değil mi ?)

En azından, “yaşam hakkı” başlığı üzerinden… “Hükmeden” bünyenin, kendisine bir grup tanımlayıp, grup dışındakilerin onayını arama ihtiyacı duymaması.
Ki canlılar, canlarını vermeye gönüllü olmadıklarını beden dilleriyle ifade ediyorlar

Gündemde, takip etmesi dahi olanaksız, istenmeyen olaylar dizisi akıyor.
Hem yakın çevremizde, hem TV ekranlarında.
Üst başlıklarda; insanın insana eziyeti, insanın insana acımasızlığı, insanın insana zulmü.
Doğanın, tahammül sınırlarına yaklaştığını belli eden olaylar eşliğinde.

Bunu ıspat edemem ama rahatlıkla söyleyebilirim.
İnsanın hayvan üzerindeki baskısı kalktığında, kişisel hayat da, sosyal hayat da muhteşem bir güzelleşme potansiyeline sahip.

Bu iki ayak üzerinde duran canlıya akıl verilmiş.
Akıl, kendisini taşıyan bedenin, hiç can yakmadan  ayakta durabilecek özelliklere sahip olduğunu her geçen gün öğreniyor.
Kendi canını yakan şeyin, yine kendisi olduğunu da öğreniyor.

Çanakkale savaşında, yüz binlerce insanın ölümünün bir boğazda gerçekleşmesi bize bir şey anlatıyor mudur ?

Doğadaki etçil hayvanları taklit edince, azgınlığın, vahşiliğin türlü varyasyonlarını kendimin de yaşadığını geç de olsa fark ettim.

Faşizmin en hafif versiyonu ne olabilir ?  En yakın çevreden başlayıp, “haklı gerekçelerle” belirleyicilik, yönetme arzusu, zaptu rapt altına alma, çaresiz bırakma, mecbur bırakma; gönüllü rızadan çok itaate zorlama.
Hakim olma çabası.
“Et tüketmek”, doğanın vahşi dünyasının zorba içerikli tüm duygu hallerini, kendi bünyeme taşımamış olabilir mi ?
…………….

Buraya kadar sıkılmadan okuduysanız, dinlediyseniz teşekkür ederim.
Hiç kimse yaşam tercihleriyle ilgili kınanmayı hak etmez.
“İçimdeki faşist” in tanımı kendime özeldir, bu tanıma katılmayanları bağlamaz.
Bu, “eşeklik bende” gibi bir gönül işi.
Kibirden uzaklaşıp, dünü dün de bırakıp, insan olma yolculuğunun basamaklarını arama çabası.
Tüm bildiğimi sandıklarım batsın yerin dibine… derken…
Doğayı, hayvanları sevmenin ilk adımının; hayvanları kendimden korumak olduğunu hissetmek de tamamen gönül işi.

Dışarıda bir kimliği olan “suçluyu” tarif etmekten vazgeçmek,
normalimin içindeki dramı/komediyi görüp; me too demek de bir gönül işi.

……………..

Sevdikleriyle birlikte hayatına devam etmek istediği besbelli ortadayken, benim para ile ödediğimi sandığım taleplerim uğruna canı alınan, soluğu kesilen her bir candan,  özür diliyorum.
Damağıma lezzet, bedenime enerji olacak diye çevresinden kopardıklarımın, geride kalanlarından özür diliyorum.

Boğaza dizilmek.
Boğazına dizilmek.
Boğazına düğümlenmek.
1977 de yayınlanan Esmeray ın şarkısı.
Unutma beni… Unutama beni…
Son zamanlarda, her dinlediğimde, bu şarkıyı hayvanların bestelediğini sanıyorum.
Geride kalanlarıyla, can verenleriyle kelime olup ezgi olup Esmeray ‘ın dilinden seslenen canlılar.
Sanki “senin de ayağına diken batsın” diyorlar.
Binler yılın acısının cevabı bu kadarcık işte…
Bu nasıl bir merhamet.
Bu ne büyük bir merhamet.
Atalay Ergezen
03.08.2020
13.08.2020 Perşembe
Urla 22:28