THE WAY IS AWAY FROM EVERY WAY


Beni yeniden sevmen için her yola başvururum
Her şeyi yaparım, tüm sevgimi veririm
Her şeyi yaparım, ağlarım, ölürüm ve yeniden benim olursun….
Seni seviyorum
Her dediğini yaparım
……

Eurovizyon’daki zaferimizin sarhoşluğu artık biraz geride kaldı. Böylece ben, “Every way that i can” ‘in bizi temsil yeteneği hakkında daha salim bir kafayla düşünebileceğimi varsayarak harekete geçtim. Şarkının İngilizce okunmasını, göbek dansının ve Osmanlı Hareminin ne kadar bizim “bağrımızdan” çıktığını fazlaca dikkate almadan vardığım sonuç şu: Evet, gerçekten bizi temsil ediyor… Cılız itirazlar dışında kimsenin aksini söylememesi de, temsil konusunda bir sorun olmadığının kanıtı değil mi ?

Neticede alt tarafı bir şarkıdır ama sözleri aklımıza düşürdüğü için; bizim, yani biz Türklerin “başarı” yolunda vazgeçebildiklerimiz ve asla vazgeçemediklerimizin neler olduğunu şöyle bir arasak kötü mü olur?… Sonra, -belki ilerde- “The Way is away from every way” adında bir şarkı bestelenir de, onu da söyleriz hep birlikte…

Her erkek hayatında bir kez, kendi benliğini dipsiz bir kuyuya gönderip, karşısında sevgili ile köle arası bir şey olmak isteyen birine rastlamıştır. Ama iki eşit insanın yakınlaşmasından çok, efendi-köle ilişkisini çağrıştıran bu durumda; “her istediğini yaparsam beni sever” tespitinin yanlışlığı kısa zamanda sonuçlanan ayrılıkla ya da geçimsizlikle kendini göstermiştir. Erkeği, her hal ve şartta, sınırsızca “hükmetmek ve ezmek isteyen bir boğa” olduğunu varsayar bu çaresizlik. Erkeğin de başını yaslayacağı güvenli ve -mutlaka benliğiyle ilgili dokunulmaz alanları koruma altına almış- saygın bir koyuna ihtiyaç duyduğunu belki hiç anlayamadan göçülüp gidilir.
Kayıtsız şartsız itaati olsa olsa “devlet” sevgiyle karşılar.

Aklıma geldi de, çünkü konu dönüp dolaşıp, bireyin başarı için vazgeçemeyeceklerinin çizdiği sınırda gezineceğine göre, küçük bir gezi notu işe yarayabilir; bir bilgece sözü de araya sıkıştırayım; “başarının gerçek ölçüsü nelere sahip olduğun değil, nelerden vazgeçebileceğindir.”
Singapur’da ilk defa karşılaşma fırsatı bulduğum Çinliler beni neredeyse bunalıma sokacaklardı. İngilizce’yi -gırtlaklarına, dillerine tanımadıkları sesleri çıkarmak için baskı uygulamadan- resmen kendi ağızlarıyla konuşuyorlardı. İnsan kazandığı bir yetenekten ötürü rahatsız olur mu ? İlk önce “biz Türkler bile sizden daha iyi İngilizce konuşuyoruz” diye böbürlendim, hafızamda İngilizlerin “dilimizi ne kadar güzel konuşuyorsun…aynı bizim gibi” deyişleri geldi…Almanlar da söylerdi aynı şeyi ve gurur duyardım ama, onları kandırmış olmaktan mı yoksa çalışarak kazandığım bir yetenekten ötürümü sormayın siz gerisini… Aslına bakarsanız bildiğim İngilizce ve Almanca kelimeleri toplasanız dört yüzü geçmez. Onların fonetiğini ve vurgularını başarıp kalıp cümleleri dilinizden döktüğünüzde “başarmış” oluyor ve övgüler alıyorsunuz.

Herhalde her insan hayatı boyunca başarmak adına vazgeçemeyeceği şeyler kümesine yeni öğeler katar. Böylece “karakter” denen şey biçimlenip tanımlanabilir bir hale gelir. Bizdeki gibi duygusal repertuarı “biraz aksak” şekillenmiş toplumlarda, bireyin doğru olanı -daha çok yapayalnız, belki hiç kimseyle paylaşmadan- kendi kendine bulmaktan başka çaresi kalmamıştır. Yani otobüsün koltuğunda bulduğu son model cep telefonunun sahibini aramak için, önce; -seçme hakkı olmadan edindiği- kendi repertuarıyla didişmek zorunda. Bunu da bir zavallının eşyasına yeniden kavuşması hakkından çok, her yolu denemeden “tek bir yola” sahip olmanın saygınlığı adına yapmak durumunda.

Birinci olduktan birkaç hafta sonra Sertab Erener Alman MTV’ sinde boy göstermişti. Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerden biri olan Berlin’in Kreuzberg semtinde yapılan çekimde, Erener, canlı yayında, sunucu Anastacia ile İngilizce sohbet etmişti. Erener’in konuk olduğu o Select adlı programın tekrarını bir daha göremedim…

Diyelim ki Nazım Hikmet’ e sordular; “En çok hangi kültürün şiirlerini seversiniz” O da desin ki; “İnterneyşınıl” Fransız, Alman, Rus şairlerini sıralasın ve bir tek Türk kelimesi geçmesin içinde. Yakışır mı ? Sertab Erener “akıllı” yanıt vermenin disiplinine ve “evrensel bir insan” imajına çok aşırı kilitlenmiş olmalı ki, bir çok ülke ve müzik türlerini sıraladı- ama kıvrak zekalı sunucu -onu izleyen milyonlar adına mı yoksa kendi duygusal repertuarına aykırı bir durumu örtbas etmek ister gibi bir refleksle mi bilinmez- Almancaya tercüme ederken, konuğunun açığını kapattı; ” Sertab tüm dünya müziklerini severek dinlediğini söylüyor… etnik müzikleri de, elbette Türk müziğini de…”
Ben atlamışım… Gerçi programı izlerken kameranın neden garip bir açıda inat ettiğini kendi kendime sormuştum ama bunun, arkasında asla bir “döner dekoru” kabul etmeyen Sertap Erener’in -müzik şirketinin de araya girerek- isteğini yerine getirip dekoru kadraj dışında bırakmak üzere yapıldığını sonradan öğrendim.

Rus kızı Elena’nın Pop Star yarışmasında “yapabileceği her şey” i denediğini izlerken; bize ironik bir hali açığa çıkarma fırsatı bile tanımayan “başarıya götüren her yol mubahtır” önermesinin yarattığı hali de belirgin bir gariplik sezinlemeden seyrettik. Elena elinde Türk bayrağı, ayağında ultra-mini şortu ve dilinde o şarkı “every way that i can” ile kazanmak için her yolu deniyordu. Vatandaşlık için başvuruda bulunduğunu öğrendiğimiz Elena, belki elinde yine Türk bayrağı ama sırtında otantik Rus giysileri ve en azından haftalardır çıktığı sahnede birkaç Rus şarkısı söyleseydi, tüm hareket ve sözleriyle bize “Türk vatandaşı olmak istiyorum ama asla kendi kültürüme sırtımı dönmeden” deseydi, bizde sevmenin yanında onu daha çok sayar; “Elena elenme ha” diye tempo tutmaz mıydık ?

Duygusal referanslarımızın karmaşıklığı, aklımızı en verimli bir şekilde kullanmamızın yollarını açıyor. Bir değer üretirken, “bu ürün bizim” diye seçerken ve sunarken aklımıza başvuruyoruz. Gelişmiş ülke insanları hangi tınılardan hoşlanır, hangi görüntüler onları cezbeder bir teknisyen donanımıyla araştırır öğrenir ve uygularız. Ancak aklın bu yönetsel tasarrufunun eksik kalan ayağı, izleyenlerin, “hedefe ulaşmak için denenebilecek yollar” adına bir duygusal referansa sahip olmadıklarını varsaymamız olmasın?.

İmaj pahasına olmadığımız gibi görünme çabalarımız nerelere kadar uzanmıyor ki… Fiziki hatta tıbbi imaj çalışmalarımızın da buna dahil olduğunu söylersem şaşırmayın. Avustralya’da konuştuğum her 10 Türkten 3 ü malulen emekli olduğunu söylüyordu. Bu konudaki istatistiki verilere erişemedim, ama “beli sürekli ağrıyan adam” imajı vermek için vatandaşlarımızın aylar süren performanslarının fıkralara konu olması, yaygınlık konusunda bize ipuçları verebilir.

 

“Every way” ile ulaştığımız başarılara bir diğer örnek erkeklerimizin Avrupalı hanımlarla münasebeti olabilir. Neticede bizler iyi biliriz “I love you” demeyi. Geçtiğimiz 30 yıl boyunca kaç erkeğimiz kaç Alman kızına “İch liebe dich” demiştir, bunların yüzde kaçı keyifli bir flörtle “başarıya” ulaşmış, yüzde kaçı ülkemize x miktar “döviz transferiyle” başarıya ulaşmış, yüzde kaçı mutlu bir evlilikle başarıya ulaşmıştır ? Devlet İstatistik Enstitüsünden bunların sonuçlarını bekliyoruz. Ancak yaşayan bir sonuç olarak, birçok çapkın Türk erkeğinin yurt dışında yeni bir ilişkiye eksik başlamamak için karşısındakini “Hi, I’m Jack… from London… How are u ?” diye selamladığını duyuyoruz.

Asıl çekindiğim nokta, iki sevgili arasındaki “every way that i can” ilişkisinin devletin zirvesine kadar dikey ve yatay olarak genişlemiş olması ihtimalidir ki; bu bizi ulusal alanda zor durumda bırakmaz -komşumuzun elektrik sayacıyla oynamasını anlayabiliriz-, ama “interneyşınıl” dünyada zor durumda kalabiliriz. Hadi AB ye girebilmek için tüm kriterlere uyum gösterdik, Anayasamızdan genelgelerimize kadar yazmakla değişebilecek her şeyi değiştirdik, peki gözlemci gelirse ne yapacağız ? Onları da havaalanından alır almaz gözlerini bağlar kulaklarını tıkarız. “Kendi ülkenizde gördüğünüz vatandaşlarımız sadece bir kısım Türk” deriz ve yola çıkarız. İki ayda bir tamire ihtiyaç duyan otoyollardaki çalışmaları hissettirmeden, Avrupa standartlarına uygun yargılanmış ve hüküm giymiş suçluların -kültürümüzde pek de suçlu sayılmadıklarından- erkenden salıverildiğini sezdirmeden, estetikten yoksun, en ucuz biçimde dikilivermiş “münferit” yapıların bulunduğu yollardan geçmeden, bitmek tükenmek bilmeyen korna ve egzoz seslerinden uzak, yol üzerindeki ilçe ve kasabaların belediye başkanlığı seçimlerinin hiç birinde bir cep telefonu ya da işe alma vaadiyle oylama yapılmadığını özellikle vurgulayarak, tabi bir de trafik terörüne kurban gitmeden Hakkari’ye varabilirsek, gerisi Allah kerim.
Sydney’de, -hem de iyi iş yapan- bir “İtalyan Restoranı” nın, sahibinden komisine kadar, hepsi Türk. Onların İtalyanca isimler yazdıkları kartvizitlerini, müşterilerini İtalyanca selamlamalarını hoş bir espriyle karşılayabiliriz. Ama herkes tarafından tanınmış olanlardan ve resmiyeti belirleyen yerde oturanlardan bir dileğimiz var; sizin, başarıya götürebilecek her yolu değil, belki başarısız ama mutlaka saygınlığımızı daha da arttıracak yolları denediğinizi görerek sizi örnek almak, olabildiğince samimi ve dürüst bir yaşama ait doyurganlığın tüketim ürünlerinden ne denli fazla doyurganlığa sahip olduğunu keşfetmek istiyoruz. Çünkü teknik ve finansal müdahale; “I love You” cümlesinin kaliteli bir diksiyon ve Amerikan aksanıyla çıkmasına ancak yetiyor.

Atalay Ergezen