WHY CANINA !

8 AVRUPA ÜLKESİNİN YÖNETİM ŞEKLİ

CUMHURİYET DEĞİLMİŞ !

Anlaşılabilir bir refleksle padişahlar, krallar, diktatörler içimizde mesafeli bir duruşa vesile olurken, televizyonda izlediğimiz töreni biraz garipsedik. Yazar Orhan Pamuk, ödülünü bir kraldan aldı.

Türkiye’de son yüzyıldır; kimilerine göre “din elden gidiyor”, kimilerine göre ise “cumhuriyet elden gidiyor”. Rüzgarın yönüne göre savrulup duran “tehlike sınırı” dönem dönem, kah birine yaklaşıyor, kah diğerine… (Ya da yaklaştığı varsayılıyor)

Gelişmiş, çağdaş olmak ile, kralı-kraliçeyi baş üstünde taşımak nasıl bağdaşabilir ?

Biz Padişah yönetimini devirip, cumhuriyet ve demokrasiyle yönümüzü batıya çevirirken, batı medeniyetini hedeflerken, bizatihi batının kendisi nasıl olur da (sembolik de olsa) kralı-kraliçeyi anayasal bir kurum olarak tanır ?

Üşenmedik, araştırdık: Yönetim şekli “cumhuriyet” olmayan Avrupa ülkeleri şunlar:

Belçika, Danimarka, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsveç, Norveç ve Lüksemburg.

Bu ülkelerin yönetim şekilleri “Constitutional Monarchy”, yani “Anayasal Monarşi” olarak tanımlanıyor.

Öte yandan, “Cumhuriyet” gelişmişliğin bir göstergesi ya da gelişmenin bir yöntemi olarak algılanmıyor olmalı ki, AB yönetimi üyelerinden ya da potansiyel üyelerden bin bir çeşit kurala uyum beklerken, yönetim şekliyle ilgili “Cumhuriyet” şartı koymuyor.

Cumhuriyet nedir? Bu soru üniversite öğrencilerine yöneltildiğinde, genellikle şu cevaplar alınır: “Cumhuriyet halkın halk tarafından yönetildiği rejimdir”. “Cumhuriyet halkın yönetime katıldığı rejimdir”; “Cumhuriyet en iyi yönetim şeklidir” vs. Bu cevaplarda öğrencilerin ilkokul birden beri öğrendikleri tüm bilgilerin kalıntıları saklıdır.

Aslında öğrenciler cumhuriyeti değil, demokrasiyi tanımlamaktadırlar. Ülkemizde demokrasiyle cumhuriyetin aynı şeyler olduğu yolunda yerleşik bir inanç var. Her ne hikmetse, “cumhuriyet”in tanımı istendiğinde, “demokrasi”nin tanımı verilmektedir. Farkında olunmadan cumhuriyet, demokrasi ile özdeşleştirilmektedir. Oysa bu anlayış bütünüyle yanlıştır; ve bu yanlışlığın kanıtlanması pek kolaydır. Birer cumhuriyet olmakla birlikte demokratik olmayan pek çok devlet vardır. Komşularımız Irak ve İran birer cumhuriyettir. Keza eski SSCB de bir cumhuriyet idi. Oysa bu devletlerin demokratikliği pek kuşkuludur. Demek ki “cumhuriyet = demokrasi” anlayışı ampirik olarak yanlıştır

Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Doç.Dr. Kemal Gözler böyle diyor.

Anayasal Monarşi ile yönetilen demokratik ülkelerde kral, kraliçe elbette sembolik. Ama onların sembolik olması, memleketin huzuru ve refahı adına bu kurumu tamamen “işe yaramaz” bir yere koymuyor. Kemal Gözler anayasal monarşinin avantajlı yanlarını sosyolojik açıdan şöyle değerlendiriyor:

Demokratik rejim açısından monarşilerin sahip olduğu birinci avantaj, monarşilerde siyaset-dışı, tarafsız ve birlik sembolü durumunda bir devlet başkanının bulunuşudur. Arend Lijphart’a göre bu, çoğulcu toplumlar için oldukça büyük bir avantaj oluşturabilir. Zira, bu tür toplumlarda, seçilmiş devlet başkanının alt-toplumlardan birinin üyesi olması kaçınılmazdır..

Bilinen bir formüle göre, “kral saltanat sürer, ama yönetmez (le roi règne, mais ne gouverne pas)”. Yani kral siyasal yönetimi belirlemez. Bu demokratik olarak sorumlu olan hükûmete aittir. Kral, saltanat sürdüğüne, ama yönetmediğine göre, kralın varlığı demokrasi ile tamamen uyum içindedir. Kralın otoritesi demokrasinin iyi işlemesi için yararlı olabilir. Kral, siyasî yapının temelinde bulunan siyasal bütünlük olgusunu sembolize eder.

Miguel Herrero de Minon’un belirttiği gibi, monarşi XIX’uncu yüzyıl boyunca Almanya ve İtalya’da demokratikleşme süreci içinde rol oynamış, bu ülkelerde millî birliği demokratikleştirmiştir. Keza çok sonraları ve birbirinden çok uzak iki ülkede, 1977’de İspanya’da ve 1993’te Kamboçya’da monarşi, demokratikleştirici bir unsur olarak rol oynamıştır. M. Herrero de Minon, Monarşinin yıkılmasının, 1919’da kurulan yeni Alman, Avusturya ve Çek demokrasilerinin koruyucu şemsiyesini indirdiğini düşünmektedir. Yazara göre bundan ders alarak, İkinci Dünya Savaşının galipleri, 1945’te Japonya’da monarşiyi ilga etmediler. Keza, eski sosyalist devletlerinden bazıları kurulurken monarşinin yıkılıp yerine cumhuriyetin ihdas edilmesi demokrasi için bir zafer olmamıştır.

Demokrasinin ön koşulu ulusal bütünlüktür (integration nationale). Ulusal bütünlük yoksa, ulusal demokrasi mümkün değildir. O halde bütünleşmek demek, bir bakıma demokratikleşmek demektir. Monarşi ise aynı zamanda sembolik ve şahsî bir bütünleşme faktörüdür. Şurası açık ki taç, ister başlangıçtaki mitik anlaşılış tarzına göre olsun, ister daha rasyonalize versiyonlarına göre olsun, siyasî yapınının sembolüdür. Tüm sembollerde olduğu gibi, bilgiden ziyade duygulara hitap eden bir nesnedir. Bu sembol sayesinde ulusal bütünlüğe ulaşılır. Bu sembol ile siyasî varlık süreklilik kazanır. Ayrıca kral, devletin devamlılığının cismanileşmesidir.

 

Diğer yandan monarşide bir şahsî bütünleşme faktörü vardır. Gerçek kişi olarak kral, meşruluk unsurudur. Ancak bu meşruluk Weber’in anladığı anlamda karizmatik bir yöneticinin meşruluğu değildir. Zira, bir hükümdar alkışlandığında, bu alkışlar “belirli bir kişi” için değildir; onlar daha ziyade, siyasal olarak birleşmiş bir halkın özbilincinin eylemidir. Monarşik bir devlet başkanının anlamı, millî marş veya bayrakta olduğu gibi, halkın siyasal birliğinin canlanması ve temsilidir. Carl Schmitt’in belirttiği gibi, sadece kral veya kraliçeler duygusal bir bağlanma konusu olabilirler. Kral bir sembol, adeta bir nevi bayraktır.

Bagehot’un dediği gibi, monarşi dağınık duygulara, cumhuriyet ise akla hitap eder. Dolayısıyla, kalp anlayıştan üstün oldukça, monarşi de cumhuriyete üstün gelecektir.

Miguel Herrero de Minon’a göre, monarşi demokrasinin koruyucu bir unsurudur. Demokraside siyasal pluralizm vardır. Değişik çıkarlar arasında her zaman çatışma olabilir. Monarşi çatışan çıkarların dışındadır. Bu çatışmadan kirlenmez. Monarşi bu çatışmayı yumuşatıcı veya uzlaştırıcı bir rol ifa eder. Kral irsî kökeni itibarıyla sosyal sınıflardan birine mensup değildir Dolayısıyla sınıf çatışmasının üstünde yer alır. Kral çatışan sınıflardan biriyle işbirliği veya rekabet yapmaz. Bu nedenle, sosyal çatışmalarda hakem rolü üstlenebilir.

İspanya örneğinde monarşi ulusal bütünleşmeyi sağlayıcı ve demokratikleştirici bir unsur olarak rol oynamıştır. İspanya, monarşi sayesinde otoriter rejimden demokrasiye geçmiştir.

Bir kralın sistemde bulunması kuvvetler ayrılığına hizmet eder. Anayasal monarşi, kuvvetler ayrılığına ve yürütmeden bağımsız bir kral tarafından siyasal birliğin temsili üzerine dayalıdır. Kralın karşısında ise, ikinci bir temsilci olarak halkı temsil eden parlâmento vardır. Böylece hukuk devletinin örgütlenmesinde dengelenme ortaya çıkmaktadır. 

Francis Delperee’ye göre de Kral’ın birleştirici ve uzlaştırıcı fonksiyonu vardır.

Max Weber’e göre, irsî monarşi devletin en yüksek makamı için rekabeti saf dışı bırakır. En yüksek yer için siyasal mücadele mümkün değildir. Böylece siyasal mücadele yumuşar ve rasyonelleşir. Zira, politikacıların iktidar hırsı, devletin en yüksek makamının daha önceden sonsuza kadar ele geçirilmiş olduğu olgusuyla sınırlandırılır. İşte Max Weber’e göre, önceden tespit edilmiş ilkelere göre belirlenen bir kralın varlığı monarşinin en önemli fonksiyonudur.

O halde kral, siyasal partilerin üstünde bir yer işgal eder. Carl Schmitt’in belirttiği gibi, parlâmenterleşme ve demokratikleşme devleti siyasal partiler devleti haline getirdiğinde, bu başlı başına önemli bir yerdir. Yasama ve yürütmenin karşısında kral özel bir konum kazanır. Tarafsız ve ılımlılaştırıcı bir iktidar haline gelir. Devletin değişik fonksiyonları ve faaliyetleri arasındaki bütün karşıtlıkları ve kırılmaları yumuşatır, eşitler ve ılımlılaştırır.

Monarşilerin avantajları konusunda son olarak şunu belirtelim ki, Stalin SSCB’si, Nazi Almanyası gibi yüzyılımızda görülen en korkunç totaliter rejimler, monarşilerin değil, cumhuriyetlerin içinden çıkmışlardır. Üstelik her iki rejimin kurulmasından önce söz konusu ülkelerde istikrarlı monarşiler vardı.

 

1998’in aralık ayında yayınlanan Doç. Dr. Kemal Gözler’in makalesinin tümüne bu adresten erişilebilir: http://www.anayasa.gen.tr/cumhuriyet.htm

 

Yönetim şekli Anayasal Monarşi olan diğer dünya ülkelerinden bazıları ise şunlar: Japonya, Kuveyt, Nepal, Tayland, Fas, Kanada

Kıssadan hisse:

Bir rejimi “iyi” ya da “kötü” eden, sadece onun adı değil, içinin nasıl ve hangi niyetle doldurulduğuyla ilgilidir. Bagehot, monarşinin dağınık duygulara, cumhuriyetin ise akla hitap ettiğini söylüyor. Böylece en güzel yönetim biçimi cumhuriyetimizin, duygulardan uzaklaşıp akla yaklaştığımız oranda işleviyle ilgili verimin yükselebileceğini söyleyebiliriz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.